11.04.2009 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu, TÜRKSAM Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Daire Başkanı, Sayın Nurgül BOSTAN Hanımefendiydi. "KKTC'de 19 Nisan Seçimleri ve Talat-Hristofyas Görüşmeleri" konulu söyleşimiz konuğumuzun akıcı uslübuyla şu şekilde dinleyenleriyle buluşmuştur;
Kıbrıs, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birleştiren stratejik coğrafi konumuyla dünya ülkelerinin her zaman ilgisini çekmeyi başarmış bir adadır. Türkiye ile ortak tarih kültürüne sahip, yavru vatan olarak Türkçemizde yerini her zaman koruyan Kıbrıs, 1878 yılına kadar İngilizlerin yönetiminde olmuş, bu tarihten sonra ise garantör devletlerce Akritas Planına göre adada yaşayan Türklerin %3'lük kısmına sıkıştırlmaya çalışılmasıyla gündem olmuştur. Bu plan dahilinde adanın diğer sakinleri tarafından yegane amaç Türklerin uzaklaştırılarak adanın kendi hakimiyetlerine geçmesidir. Türkiye'nin Kıbrıs siyasetine bakarsak,3 aşamadan oluştuğunu söyleyebiliriz;
1. Kıbrıs konum açısından her zaman Türkiye için çok önemlidir.
2. Tarihi ve Coğrafi açıdan ortak bir geçmişe sahibiz.
3. Kıbrısta Türk varlığı her koşulda devam etmelidir.
2002 Annan Planı ile bu politikamızda çerçevemiz değişmiştir. Annan Planı 24 Nisan 2002'de referanduma sunulmuş, Türklerin %65 Evet derken, Rumların %75 Hayır demişlerdir. Aslında Ada Türkleri açısından oldukça rahatsız edici koşulları içeren planda en başta hayati öneme sahip egemenlik tehlikededir, toprak bütünüğümüz ve Türklerin statüsü ise belirsizlik içermektedir. Buna rağmen Annan Planı'na Rumlar karşı çıkmışlardır. Bu tarihe kadar uzlaşmadan uzak taraf Türkler diye bilinirken anlaşmazlığın Rumlardan kaynaklandığı bu şekilde netliğe kavuşmuştur. Annan'ın çalışmaları sonucu Talat ve Papadopulus arasında görüşmeler başlamıştır. Görüşmelerin devamında Cumhurbaşkanlığı seçimleri olmuş ve Hristofyas Rum Lideri olmuştur. Seçildiği ilk tarihte "Yolum Makaryos yoludur" diyen Hristofyas uzlaşmacı olmayacağını baştan belirterek adeta sorun dolu günlerin haberini vermiştir.
Konu Kıbrıs olunca önemli bir gelişme olan Brüksel Zirvesi kararları ve 1963 Ankara Antlaşması Ek Protokolü'ne bakmak zorundayız. Burada Türkiye hava üssü ve limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmayı tahahhüt etmiştir. Bu şekilde siyasetimizde bir dönüm noktası daha yaşanmıştır.
En son olarak cumhurbaşkanlığı seçiminin akabinde Hristofyas ve Talat 21 Mart'ta Lefkoşa'da görüşmeler için biraraya geldiler. Toplam 3 aşamalı olan toplantıların ilki yapılmıştır. Ancak henüz bir çözüme ulaşılmamıştır.Bu görüşmelerin ana konuları daha doğrusu ana sorunları şu şekildedir;
1. Yönetim ve Güç Paylaşımı
2. Mülkiyet
3. AB
4. Ekonomi
5. Güvenlik
6. Toprak Bütünlüğü
Bu bağlamda kamu oyu araştırmaları Türklerin %61'nin, Rumların %59'unun bu görüşmelere umutla bakmadığını ortaya çıkarmıştır. İlk görüşmelerde ilk 3 aşama görüşülmüş ama yukarıda belirttiğim gibi özellikle mülkiyette aşılmaz kırmızı çizgilerin kırılması başarılamamıştır.Bu kırmızı çizgiler hayatın diğer alanlarınıda kapsarken,Rum tarafında hiçbir değişiklik göstermeden süregelmiş,Türk tarafında ise kesin çizgilerimiz olmadığını, talep ve isteklerimizin ise sürekli değiştikleri görülmüştür.
Şimdi Ada'nın asıl gündemi ise seçimlerdir. Bu konuda döyleyebileceğim ilk şeyler,Kıbrıs Türkler'inin Ekonomik Krizden büyük oranda etkilendiğidir. Uygulanan izolasyon ve ticaret hacimlerinin küçülmesi halkın en büyük sorunu haline geldi. Yapılan kamu oyu çalışmalarında Cumhuriyetçilerin oy oranlarının %44'ü bulduğunu göstermekte, Ulusal Birlik Partisinin oylarında ise görülür bir artışın olduğu kaydedilmektedir.Halkın büyük oranda kararsız olduğunu söylemeliyim. Nihai seçim sonuçları için 19 Nisan'n beklemek zorundayız.
Söyleşisini bitiren konuğumuzdan sözü Başkanımız Sayın DOSTBİL aldı ve kendisinin Kıbrıs'a 3 kere gitme fırsatını yakaladığını belirterek ada ile ilgili anılarını dinleyenlerle paylaşmak istediğini belirtti. 1980'e kadar DPT'deki Kıbrıs havuzu olduğundan bahseden başkanımız, Kıbrıs'a ulaşan bu ödeneklerinin yerini bulmadığından dolayı, ağaçlandırma faaliyetinde bulunmak üzere Türkiye'den görevli gittiklerini, oradaki çalışmaları dolayısıyla ada halkını tanıma olanağı elde ettiklerini, Kıbrıs halkının çalışma noktasındaki eksiklliklerini gördüklerini, Halkın İngiltere'ye olan sempatilerini, büyük çoğunluğunu İngiliz Koleji mezunu olduklarını, Londra ve diğer şehirlerine her fırsatta gitmeye çalıştıklarını, adada en son sınıf insan halinde görüldüklerini, özellikle inancı yaşama noktasındaki eksikliklerini ve yapılan onlarca yardıma karşın halkın Türkiye'ye olan önyargılarını hat safhada olduğuna dikkatleri çekti.
Soru ve cevaplarla sona eren söyleşimizde, eşsiz bilgilerini bizlere aktaran ve güzel bir cumartesi geçirmemize vesile olan konuğumuzu tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
21.03.2009 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Türk Patent Enstitüsü Eski Başkanı, OECD Eski Paris Büyük Elçisi Sayın Kemal EFENDİOĞLU Beyefendiydi. "Yakın Tarih Hatıraları" isimli söyleşimiz özetle şu şekildedir:
Savaş yıllarında Erzurum'da yaşayan konuğumuz, o dönemde Erzurum insanının yaşadığı sıkıntıları anlatarak söyleşisine başlamıştır. Bir şehirde ordunun olması o şehrin gelişmesi demektir ancak bu Erzurum için geçerli değildir. 1940’lı yıllar, buğday ambarları yandığı için halkın ekmeği karneyle alındığı zamanlar... Aydınlatma çok zayıf, akşamdan sonra bir şey okumak mümkün değil o zamanki ışıkla. Zorunlu durumda kullanılan ışık ise; teneke yağı ile lux denen lambalardır. İktisadi hayatta gözle görülür bir durgunluk vardır, kumaş sümerbanktan alınır ve sadece memurlara verilebilir, halk ve esnafın ise sümerbanktan alışveriş yapması mümkün değildir. Camilerde, askeriyeye ait depolar mevcut, ancak bir fonksiyonu bulunmamakta; çünkü ihtiyaçtan dolayı o zamanlar kapatılmıştır. Memleket haberleri ise, ancak o dönemde hafta da bir kez çıkan “Karagöz ve Hacivat” isimli gazeteden öğrenilmektedir. Ama çocuk her yerde çocuk olduğundan, o imkansızlıklar içinde cirit oynarak ve güreş yaparak günlerini geçirmektedir.
Halk Rus istila ordusunu Ermenilerden daha çok sevmektedir. Çünkü Çar hiç değilse inanca saygılıdır, cumaları çalışan müslümanlara izin verir ve Ramazan ayında gündüz yemek ve sigara için izin vermez. Ermeniler ise son derecede vahşidirler. Mesela bir seferinde Ermeniler, Nicola’nın ordusunun şehri bırakıp gitmesini fırsat bilip Müslüman halkımızı camiye kilitleyip ateşe vermişlerdir. Bir seferinde iş vaadiyle kandırıp Türbe deresine çağırdıkları Müslümanların ise hepsini katletmiş, halkın büyük tepkisini çekmişlerdir. Bu nevi şeylerle Ermenilerin halkımıza uyguladıkları zalimlik çok daha vahim boyutlara ulaşmış, Kazım Karabekir Erzuruma geldiğinde şehri alev alev yanarken bulmuştur. Günümüzde de bu durum halkın hatıralarından silinmemektedir.
Konuğumuz konuşmasını, öğrencilik hayatını, bu yıllardaki öğrenci birliklerinin ne kadar etkin ve önemli olduğunu 29 Nisan ve 27 Mayıs olaylarının hangi aşamalardan sonra gerçekleştiğini ve kendi öğrencilik anılarını anlatarak sürdürmüş, dinleyicilerimize eşsiz dakikalar yaşatmıştır.
Konuğumuzu tekrar aramızda görmek ümidiyle...
14 Mart 2009 Cumartesi günü gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Eczacı Sayın Cengiz HARDURA beyefendiydi. "İnanç Kimliği İle Bütünleşmeyen Zihnin Çöküşü" konusunda gerçekleşen söyleşimiz konuğumuzun diliyle şöyledir:
Hırçın, tabiatlı, küçük menfaatler uğruna arkadaşını unutan insanın kendine verdiği zarar etrafa verdiği zarardan daha fazladır; ayrıca kendi içinde huzurlu olmayan insanın topluma huzur vermesi de beklenemez. Descartes, (Ruhun İhtirasları) “Ali cenap insanlar, edinilecek şey için hiçbir şeye boyun eğmezler ve hiçbir zaman duruşlarını bozmazlar” diyerek erdemin faziletine dikkatleri çekmiş, Peygamberimiz (s.a.v) ise, kendi ellerinizle yaptığınız putlar vahit değildir; tevhid inancına, hukuka ve özgürlüğe dayanmayan şeyden korkmuyorum diyen gerçek güce yani (Allaha c.c) teslim olmanın gerekliliğinin ve şartının altını çizmiştir. İnsanın, toplumda kendini nasıl konumlandırdığı önemlidir. Doğru konumlandırma yapamazsa işgal altında olması kaçınılmazdır. Kendimizi konumlandırırken düşünelim. İslam da herkes yaptığından sorumludur. Her bir kişinin davasını önce kendine dert edinmesi gerekir. Eğer etmiyorsa kişi sadece taraf olabilir. Gündemi medya takip ediyor ve belirliyor, bizlerse düşüncelerimizi bile neredeyse onlarla belirliyoruz. Diyebiliriz ki başkalarının kodlarıyla düşünmeye itiliyoruz. Köye evet köylüye hayır diyoruz. Düşüncesizliğimiz bizi taraf olmaya yönlendiriyor. Alışkanlıklardan vazgeçip kendimizi inşa etmeye arayışına girmeli ve buna bir an önce başlamalıyız.
Şimdi şu soralım: Kendi dinimizi kimlere bıraktık? Gerçek din nedir diye sorguladığımızda neyle karşılaştık? Aydınlarımız aydın olmaktan ne anladılar? Hareket noktalarındaki inançları neydi? Acaba ülkemizde Diyanet bize emsal teşkil etmediği için mi biz taraf olduk?
Konuğumuz söyleşisini şu başlıklar altında devam ettirdi.
-Gelirse nereden gelirse gelsin zihniyeti, toplumu hasta yaptı ve hayayı yitirmeye neden oldu.
-Dini Allaha özgü yaşamak gerekir. Sahip olduğunuz her şey sizi insanlar nezdinde kıymetli kılmaz. Basiretli adam nefsine gem vurabilen insandır.
-Harf kaideleri basittir ama basiti bulmak zordur.
-Allah’ın esmasının farkına varmakla tüm güzelliklerin farkına varılacaktır.
-Söylediklerimiz eylemlerimizle örtüşmedikçe birileri bizi sorgulayacaktır.
-Günümüzün işgalleri artık zihinsel olarak yapılmaktadır.Mevdudi der ki: Siz kendi görüşlerinizi desteklemek için Kur’an ve sünnetten delil arayacağınıza Kur’an ve Sünneti ona uydurmak için uğraşıyorsunuz.
-Gelişmiş Batı Toplumlarında yasayı yapanlarla uygulayanlar arasına aracılar girmeyecek ve kişiler gelecekte idareyi paylaşacaklardır.
-Yüce Yaratıcıya itaatle ondan başkasına boyun eğilmez, Türkiye’de yaşadığımız tüm olumsuzluklara ve egemen güçlere rağmen ümitvar olunmalı, düzeleceğine dair inançtan vazgeçilmemelidir.
Konuğumuza teşekkür ediyor, kendisini tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
07.03.2009 tarihinde vakfımızın geleneksel hale gelen söyleşimizin konuğu Kültür Bakanlığı Eski Müsteşar Yardımcısı, Yazarlar Birliği Başkanı Sayın Dr. Nazif ÖZTÜRK beyefendiydi. Söyleşimiz "İstiklal Marşı ve Mehmet Akif ERSOY"konusunda gerçekleşmiştir. Konuşmasına İstiklal Marşının yazıldığı yerin Tacettin Dergahı olduğunu söyleyerek başlayaran Öztürk, Araştırmacı yazar Orhan Karaveli'nin yıllardır bilinenin aksine marşımızın yazıldığı yerin burası olmadığına dair iddaalarına da belgelerle söyleşisinde cevap vereceğini belirterek başladı. Bu konu üzerinde 3 yıldır araştırma yapan konuğumuz, söyleşisine,1845 yılı Abdulmecid döneminde Ankara İmar Meclis Kararını okuyarak o dönemde bu dergahın bulunduğu, O dönemdeki dergahın şeyhine ait vesikalarla o dönemde şeyhin dergahta bulunduğu ve Akif'i davet ettiği, 17 Şubatta şiirin yazıldığı 21 Şubatta ise dönemin en önemli gazetelerinden Kastamonu'da çıkan Açık Söz gazetesinde ilan edildiği belirterek devam etmiştir. Konuğumuz, Dergahın Sultan Abdulhamit zamanında restore edildiğini söyleyerek, öncesi ve sonrası fotoğların ve günümüz fotoğraflarıyla karşılaştırıldığında aradaki büyük farkların olduğuna dikkatleri çekerek vakıf eserlerimizde olan tahribattan ne kadar üzüntü duyduğunu da ayrıca belirtmiştir. Tahribatların yanlızca bu dergah eserlerinde değil, günümüzde Ankara'da bulunan Şeyh Hüseyin Nakşibendi türbe ve camisine, müslüman mezarlıklarına, İmmul Kays ve Kızılbey Türbesinde de rastlandığını, bu konuda yeni çıkan kanunla yabancı vakıf eserlerine tanınan iadelerin ve hakların ülkemizdeki eserlerede çıkarılmasını istediğini de söyleyerek söyleşisine devam etmiştir.
'İstiklal Marşı Tacettin Dergahın'da Yazıldı' ana başlıklı kitap yazacağını duyuran konuğumuz, M. Akifin dönemindeki Osmanlının yapısına, Akif'in o dönemdeki çalışmalarına, esaretten kurtulma ve millet bilincinin oluşmasında nasıl çabalar gösterdiğine ve bu çabaların nasıl karşılık bulduğuna, Osmanlıya bağlı ülkeleri ziyaretine, Almanya'ya gidip halkı nasıl bilinçlendirdiğine, Fransızca, Arapça ve Farsça bilgisi ile döneminin alimleri arasında nasıl gösterildiğine de ayrıca değinerek Ersoy'un nasıl bir hayat yaşadğını da dinleyenlere aksettirmeye çalışmıştır. Konuğumuz M. Akifin diğer şiirlerinede temas ederek Akif'in ne denli bilgili ve duygu insanı olduğunun da altını çizerek söyleşisine son vermiştir.
Söyleşimiz soru ve ikramlarla sona ermiştir. Konuğumuzu tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz..
21 Şubat 2009 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Doğan AYDAL Beyefendiydi. "Kyoto Protokolünün Getirdikleri ve Götürdükleri" konulu söyleşimiz dinleyicilerimizden büyük ilgi topladı. Konuğumuz söyleşisine, 1991 Körfez Krizi ile başlayan protokol sürecinin, 1992'de yapılan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Toplantısı ile devam ettiğini ve sonunda 1997'de Kyoto'da yapılan toplantı ile hayata geçirilmeye çalışıldığını, bu protokolün temel prensibinin dünya ülkelerinin kullandığı petrol oranlarının belirlenerek atmosfere saldığı Karbonun, Sera Gazlarının tespit edilerek bunun belirli bir kota ve Karbon sertifikasyon sistemine tabii tutularak en aza indirilmesi esasına dayandığına belirterek başladı. Bu süreçte 1990 yılının baz alınarak her ülkenin saldığı gaz oranı tespit edilerek endrüstri ve belirlenen sanayi kollarında 5,2 oranında geriye gitme yani 2009 itibariyle üretimde %30 geriye gidilmesi suretiyle olacağını söyleyen konuğumuz diğer bir ihtimalinde hight-tek yani yüksek teknoloji satın alarak veya yaparak bu salınımların en aza indirilmesinin sağlanmasının hedeflendiğini söyledi. Görünenin aksine bu durumdan çok farklı rant saplamaya çalışan ülkelerinde olduğuna dikkatleri çeken konuğumuz bu protokolün dünya petrolünün %25ini kullanan ABD'nin,%8 ini kullanan Çin'in, %3'ünü kullanan Hindistanın,%2'sini kullanan Brezilya'nın imzalamayıp, sadece izleme ve rapor etme olayına katılıp başka sorumluluk kabul etmeyeceklerini söylemelerinin çok manidar olduğuna, ayrıca Türkiye'nin gelişmiş ülkeler seviyesinde kabul edilmesinin bizlere yüklediği sorumluluğa ve olaydaki arka plana dikkatleri çekti. Petrol kaynaklarının tükendiği, nükleer enerjinin kullanılan uranyumun yetersizliğinden dolayı gelecek vadetmediğini söyleyen konuğumuz, konuşmasını güneş enerjisi ile nükleer sanral kurulmasının, ayrıca elektirik enerjisi kullanımında güneş santrallerine geçmenin getireceği faydaları belirterek sürdürdü. Söyleşimiz soru ve cevaplarla son erdi.
Konuğumuz teşekkür ediyor tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
24.01.2009 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektörü Sayın Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN'di. "İnsan Kimdir? Ne İçindir? konulu söyleşimiz konuklarımızca her hafta olduğu gibi bu haftada büyük beğeni toplamıştır. Söyleşisine insanın kimliğini açıklamaya çalışan çeşitli görüşleri belirterek başlayan konuğumuz, yunan felsefesine göre insanın üst kimliğinin hayvan olarak tanımlandığını, Aristo'ya göre insanın hayvani çizginin en üst seviyesinde bir hayvan olduğunu, Fransız bir düşünüre göre de, hayvan olmayı istemeyen hayvan şeklinde ifade edildiğini, birçok eski çağlarda yaşayan felsefeciye göre ise akıllı, biyolojik, iki ayaklı yürüyen, konuşan, şiir yazan bir hayvan olarak nitelendirildiğine dikkatleri çeken konuğumuz, İnsanın hakettiği değeri ancak İslam İnancıyla bulduğunu, Yaratanın Mahlukatın Şereflisi olarak bahsettiği insanın, Yaratıcının iki eliyle şekillendirip, kendi ruhundan üflenmesi ile ne kadar zirveye taşındığını ifade etti. Konuğumuz sohbetinde, Allah'ın insanın yaratma sebeplerinin ilkinin bilinmek istemesinin oluşturduğunu bunu sırasıyla, halife olmasının ve kendisine ibadet edilmesini istemesinin takip ettiğini belirtti. Burada dikkati çeken nokta insan sadece mahlukatın şereflisi olmadığı aynı zamanda yeryüzünde halife olarak seçilmesi olduğunu söyleyen konuğumuz halifelik (kulluk) şartlarını şöyle sıralamıştır.
1. Bilmeli yani ilim sahibi olmalıdır. Melekler değilde insanın halife olmasının temeli insanın bilmesidir. Meşru sınırlar dahilinde bilinen herşey ilimdir. Hz.peygemberin bir duasını eşyanın hakikatini bilmek istemesi oluşturur. Bu noktada insanı zirveye taşıyan asıl nokta ilimdir.
2.Hür olmalıdır. Sahabeyi sahabe yapan hür olmasıydı. Her konu rahatlıkla peygambere sorulmaktaydı. Bu konuda çekinme olmazdı.
3. Güçlü olmalıdır. Güçlü olmak üretmekten geçer. Üretim ise dört çeşittir. Bilgi üretmek, Teknoloji üretmek, Eşya üretmek ve Hizmet Üretmektir. Müslümanın kuvvetlisi, zayıfından hayırlıdır prensibiyle güçlü olmak için bu dört maddeye yoğunlaşmalı ve aktif olunmalıdır.
Konuklarımıza eşsiz bilgisi ile güzel saatler yaşatan konuğumuzu tekrar aramızda görmeyi umuyoruz.
10.01.2009 tarihinde gerçekleşen söyleşimizin konuğu, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Ortadoğu Uzmanı Sayın Serkan TAFLIOĞLU Beyefendiydi. Konuğumuzun akıcı üslübu ile konuklarımıza verdiği söyleşimiz özetle şu şekildediydi.
Gazze ve Batı Şeria 1967 yılından beri işgal altında ve birbirlerine geçiş söz konusu bile değildir diyerek konuşmasına başlayan sayın Taflıoğlu, 1973 deki İsrail, Filistin ve ABD üçgeninin katıldığı savaşı, nükleer tehdite maruz kalan ABD'nin tavrını, El Fetih ile bugünkü Hamasın arasındaki anlaşmazlık sebebini, Yaser Arafatın tanıdığı anlaşmanın neden Hamas tarafından tanınmadığını, Arafatın vefatı ve yerine geçen Mahmut Abbas'ı, 2005'de Hamas'ın resmi olarak seçime girip %66 oranıyla kazanmalarını ve El Fetihle yaşanan sıkıntılardan neden 2 çeşit polis teşkilatı olduğunu geniş açıyla dinleyenlerine açıkladı.
Konuşmasını, Gazze'nin dünyaya açılan kapısının Mısırın Refah kapısı olduğunu ve bu kapının İsrailin savaş tehdidinden dolayı Mısır'ın kapatmak zorunda olduğunu ancak halk ile devlet arasındaki ikilem dolayısıyla ülkede karışıklıklar olduğunu, Mısır'da hem Mısır hemde İsrail'in yok etmeye çalıştığı 1000 kadar tünel olduğunu, bu tünellerin Filistin'in can damarı olduğunu, Hamas'ın güçlü olup teslim olmayacağını ve İran'ın bölgedeki hakimiyetinin nasıl etkin bir şekilde oluştuğuyla sürdürdü.
İsrail'in 20 Ocak'ta ABD'de Obama'nın yeminine kadar işini bitirmek istediğini belirten konuğumuz, Hamas'ın gerçekten giderek güçlendiğine dikkatleri çekti. Sadece yarına sağ çıkmayı hedeflediklerini belirtti ve gelecek planlarının olmadığını ifade etti. Hamas'ın attığı füzeler yüzünden sınırın geriye kaymasından şikayetçi olan İsrail'in bu savaşı başlattığını, füze atışının durmasıyla savaşın biteceğine inandığını söyleyen konuğumuz, bu savaşla birlikte İran Şii'leri ile Arap sünnilerin biraraya geldiğini ve İran'ın kuvvetlenmesinin nasıl İsrail'e tehdit olduğunun altını çizdi. Ayrıca Avrupa için doğalgaz akışının Türkiye üzerinden olmasının bizim açımızdan güçlenmemiz anlamını taşıdığını belirten konuğumuz, soru ve önerilerle konuşmasına son verdi.
Konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle.
22.11.2008 tarihinde düzenlediğimiz söyleşimizin konuğu Küresel Isınma Uzmanı Dr. Mustafa COSKUN Beyefendiydi. "Küresel Isınma'da Bilimsel ve Siyasal Süreçlerin Gelişimi" konusu üzerinde gerçekleşen söyleşimiz her hafta olduğu gibi bu haftada konuklarımızdan büyük beğeni toplamıştır.
15.11.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz cumartesi söyleşilerimizin konuğu TOBB Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'den Doç. Dr. Mitat ÇELİKPALA Beyefendiydi. "Kafkasya'daki Gelişmeler ve Türkiye Bakımından Geleceği" nin konusunu teşkil ettiği söyleşimiz dinleyicilerimiz tarafından büyük beğeni toplamıştır.
TÜRKSAM Uluslar arası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi Başkan Yardımcısı Sayın Doç. Dr. Celalettin YAVUZ ’un konuk olduğu söyleşimizin konusunu “Cumhuriyet Dönemi Güvenlik Politikaları” oluşturmaktaydı. Yavuz, Söyleşiye dünyanın en stratejik maddesinin gıda olduğunu ve güvenliği gerektiren hemen her konunun içinde gıdanın olduğunu belirterek başladı. Konuğumuzun dilinden söyleşimiz;
Devletin üniter yapısının, bekasının, toprak bütünlüğünün ve refahının sağlanması için gösterilecek siyasete güvenlik politikası denir. Refah ve beka arasındaki dengesizlik gelecekte devletin bu kavramlarını olumsuz etkiler. Devletin milli siyasetini devlet oluşturur. Milli menfaat kavramı ise, Milletin güvenliği, refah ve mutluluğu için gerekli olduğuna inandığı esaslardır ve hükümetin vazifesi, milli menfaatleri gerçekleştirmektir. Milli menfaatlerden milli hedefler doğar ve milli hedefler gizlidir, devlet sırrıdır bu bağlamda milli siyaset belgeside gizli bir olgudur, belirlenen kişilerin dışında kimse göremez. Milli Güç geçersek unsurları arasında ekonomik güç, bilimsel ve teknolojik güç, insan gücü, psiko-sosyal güç, askeri güç, milli güç, coğrafi güç bileşenlerinden oluştuğunu görürüz.
Güvenlik sorunu yaşanan haller: (dünyada)
· Tarihten kalan paylaşılamayan toprak parçası
· Ekonomik ve askeri açıdan gelişen ülkelerin çevre komşularını kısıtlayıcı hareketleri
· Azınlıkların tehditkar davranışları
· İttifaklar arası gerginlikler
· Ayrılıkçı grupların zararlı hareketleri, silahlı hareket, terör halleri
· Komşu ülkelerdeki savaş
· Dünyadaki enerji kaynaklarının kontrolünü isteyen ülkelerin birbirlerine karşı tehditi
· Küresel boyuttaki terör
· Deniz sahalarının kullanımındaki sorunlar
· Nükleer güce sahip ülkelerin birbirlerine karşı tehditi
· Hammadde-Pazar payından kaynaklanan sorunlar
· Uzaydaki yörünge ve gezegenlerin kullanımından kaynaklanacak sorunlar (gelecekte)
Komşu ülkelerin şovenist düşünceleri (Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan, Büyük İsrail, Kürdistan..), Güney ve güneydoğu sınırlarımızdaki diktatörlük rejimlerinin mevcudiyeti, Türkiye’nin stratejik enerji kaynaklarına yakınlığı genel olarak ülkemizin güvenlik sorunlarıdır diyebiliriz.
Özel olarak ise: II. Dünya Harbi Sonrasında Türkiye’nin güvenliğini etkileyen unsurları kronolojik olarak şöyle sıralabiliriz;
· 1963 Kıbrıs sorunu başlangıç
· 1967-71 İsrail’in kurulması, İsrail-Arap çatışmaları
· 1963-67 tırmanan Kıbrıs gerginliği
· 1973 Ege’deki deniz sahalarının paylaşım sorunları
· 1973 ASALA terörü
· 1974 Kıbrıs Barış Harekatı akabinde ABD Ambargosu (haşhaş ekimindeki sınırlamalar)
· 1979 İran’daki molla rejiminin tehditi
· 1980 Suriye ile sınır aşan sular sorunu
· 1980-82 İsrail’in Lübnan işgali
· 1990’lı yıllarda Rusya’nın nükleer silahlarının terörist güçlere geçme olasılığı
· 1990-91 Körfez Krizi
· 1992-93 Dağlık-Karabağ, Balkanlar-Bosna Soykırımı, Kafkaslarda Çeçenistan-Rusya Savaşı
· 1993 Sonradan Ermenistan ve İran’ında katıldığı Yunanistan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Suriye arasındaki Ortak Savunma Stratejisi
· Rusya’nın S-300 füzesi sorunu
· 1996 Kardak Krizi
· 1999 Kosova olayları
· 2001 ABD 11 eylül terör olayları ve arkasındaki gelişmeler
· 2003 ABD’nin Irak’a girmesi
· 2006 İsrail-Hizbullah çatışması
· 2008 Gürcistan-Rusya çatışması
Türkiye bu sorunlarla başa çıkmak için tarih boyunca birçok çalışmalara imza atmıştır. Bu çalışmalar; İnsan gücünü (psiko-sosyal güç dahil) geliştirme çabaları (sosyal alan çalışmaları, dil tarih yüksek kurumu, eğitim maarif kongresi, Latin alfabesi, eğitim öğretimin birleştirilmesi, ilk orta ve meslek gruplarının ıslahı, üniversite reformu..vb) Ekonomik gücü (Bilim ve Teknolojik güç dahil) artırma faaliyetleri, Silahlı kuvvetleri güçlendirme çalışmaları, Siyasi gücü artıran çalışmaları sayabiliriz ve bu başlıklar birçok alt bileşenden oluşur. Türkiye’nin uluslar arası ilişkileri güvenlik politikası ağırlıklıdır. Bahsedilen sorunlar, başarılı güvenlik politikası ile çözülür, bu politikalar uzmanlarca hazırlanır, veraset ve biat sistemi yoktur, akılcı ve gerçekci yol izlenmelidir, hatası telafi edilemez bu yüzden çok önemlidir.
Konuğumuz Goethe’nin “ Düşünmüyorsak öğrenmek yararsız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir” sözüyle konuşmasını sonlandırdı. Soru ve ikramlarla sona eren söyleşimiz konuklarımızca büyük beğeni topladı. Konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle..
01.11.2008 tarihinde gerçekleştireceğimiz cumartesi söyleşilerimizin konuğu, TOBB Üni. Ekonomi Politikalarını Araştırma Merkezinden Ekonomist Eray YÜCEL Beyefendidir. "2007-2008 Küresel Krizi ve Türkiye" konulu söyleşimiz konuklarımızca büyük beğeni toplamıştır.
25.10.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz cumartesi söyleşilerimizin konuğu eski bakanlarımızdan Rafaettin ŞAHİN Beyefendiydi. "Türk Siyasetinde Yozlaşma ve Parti İçi Demokrasi" nin konusunu teşkil ettiği söyleşimiz dinleyicilerimiz tarafından büyük beğeni toplamıştır.
18.10.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz,ASAM Hukuk ve Güvenlik Başkanlığı Danışmanı Doç. Dr. Sadi ÇAYCI Beyefendinin konuk olduğu dönemin ilk söyleşisinin konusu "Terörle Mücadele ve Güncel Konular" üzerineydi. Konuşmasına terörizmin tanımı ile başlayan Sayın Çaycı, dünyada ve Türkiye’de baş gösteren terörizmin çeşitleriyle devam etti. Şiddeti destekleyen ve ya hoşgörülü devletlerin desteğini alan bu zararlı güçlerin, üstesinden kuvvetli askeri birliklerimizin başarılı kazanımlarının dışında başarılı bir devlet politikası ile gelebileceğimize değinen sayın Çaycı terörle mücadelede hukukumuzda yer alan maddelere değinerek bazı değişikliklerle hukuki açıdan da daha kuvvetli olacağımız hususunda bilgiler verdi. Bu şekilde dünyada ki terörist eylemlerden ülkemizdeki PKK gerçeğine geçen konuşmacımız, bu örgütün yapısından başlayarak, hedeflerine, zayıf yanlarına,,geçici köy koruyucuların statüsü ve bu konuda yapılacak çalışmalardan, devletimizin terörle mücadelede oluşturduğu koordinasyon merkezinin yapısından, etkin baş etme yöntemlerine kadar bir çok hususu göz önünde bulundurarak biz dinleyicilerine çok değerli bilgiler verdi. Sorulara cevaplar ve ikramla sona eren cumartesi söyleşimiz bu hafta da bu şekilde sonuçlandı. Konuğumuza verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ediyor, tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
31.05.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz geleneksel cumartesi söyleşilerimizin konuğu Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ beyefendiydi. "Kainatın Yaratılışı ve ALTIN ORAN " konulu şöyleşimiz her hafta olduğu gibi yine çok beğeni topladı. Powerpoint sunumu ile ve bilgi birikimiyle konuklarımıza eşsiz dakikalar yaşatan sayın Altıntaş, birbuçuk saat kadar konuşmasını sürdürdü. Konuğumuza iletilen sorularla sona eren programımız, aynı zamanda bu dönemin son söyleşisisi özelliği taşımaktadır. Yaz dönemimize girmemiz dolayısıyla Ekim ayına kadar söyleşilerimize ara verdiğimizi bu vesile ile tüm meslektaşlarımız ve üyelerimize duyurmak istiyor, saygılarımızı sunuyoruz.
24.05.2008 tarihli Türksam Başkanı Sayın Sinan OGAN Beyefendinin konuk olduğu söyleşimizin konusu “Avrasya Bölgesinde Yaşanan Gelişmeler ve Türk-Rus İlişkileri” üzerine idi. Konuğumuzun diliyle söyleşimizi şu şekilde özetleyebiliriz.
-
“11 Eylül terör saldırıları aşarak ile Pentagon tarafından çok daha önceden hazırlan “Demokrasi İhracı Projesi” (Project Democrasy) hayata geçirilmeye başlanmıştır. “Genişletilmiş” Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Project) BOP, 11 Eylül’ün yarattığı ortam sayesinde uygulama alanı bulabilmiştir.
-
BOP çerçevesinde harekete geçirilen bir başka proje de Avrasya’nın Dönüşümü Projesi (ADP) olmuştur..
Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ve Avrasya’nın Dönüşümü Projesi ile ABD bölgeye yönelik beş temel stratejik hedef gütmektedir: Bu hedefler;
1) Enerji kaynakları üzerinde güvenlik denetimi ve kesintisiz erişimin sağlanması,
2) Çin ve Rusya’nın baskı altına alınması ve kontrolü,
3) Bölgede ABD’nin dünya hâkimiyetini sağlamaya yönelik yeni ve kalıcı askerî üslerin temin edilmesi,
4) Bölgenin ABD denetiminde demokratik dönüşümünün sağlanması, Olarak sıralanabilir.
Tiranların devrilmesi ve demokrasinin yerleştirilmesi için uygulanan metotların başında sivil itaatsizlik yöntemi gelmektedir. Mevcut yönetimlere başkaldırı şeklinde formüle edebileceğimiz yöntemi başarılı bir şekilde kullanan liderlerin başında Mahatma Gandi gelmektedir. Ancak bu yöntem çok kanlı neticelerle sonlanmıştır.
Turuncu devrimler Soğuk Savaş’ın en şiddetli olduğu dönemlerde her iki bloğa mensup ülkeler tarafından rakibi zayıflatmak ve mümkünse kendi sistemine “yandaş” rejimleri iktidara getirmek amacıyla sıklıkla başvurulan bir metottur. Sivil devrimler esas olarak (ABD) ve (SSCB) tarafından yönlendirilmiş ve “en zayıf halka” ülkeler sivil halk ayaklanmalarına maruz kalmıştır.
Gürcistan bölgede Rusya ile en çok sorun yaşayan ülkedir. Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze, Batı (Soros ve ABD) tarafından desteklenen bir devrimle yıkılarak yerine Batı yaklaşımlı Mihael Saakaşvili getirilmiştir ve parlamentoya ellerinde güllerle girdikleri için Gürcistan’daki devrime “Gül Devrimi” (Rose Revolution) denmiştir. Ancak literatürde bu devrim “Kadife Devrim” olarak da isimlendirilmiştir.
Gürcistan’da “Kadife Devrim”nin birinci yıldönümünde, Ukrayna’da tartışmalı bir seçim sonucunda halk ayaklanmaları oluşmuştur. Batı yanlısı Viktor Yuşenko iktidara getirilmiştir. Yuşenko ve taraftarlarının turuncu kaşkollarla meydanlarda boy göstermesi sebebiyle Ukrayna devrimine “Turuncu Devrim” (Orange Revolution) adı verilmiştir. Rus medyası ise Kiev sokaklarında bulunan kestane ağaçlarından esinlenerek, bu devrime ‘Kestane Devrimi’ adını vermiştir.
Gürcistan, Ukrayna ve Lübnan’a sirayet eden NGO devrimleri, Irak, Suriye, İran, Ermenistan ve Azerbaycanda yaşanan sorunlar, hep Türkiye’nin çevresinde cereyan etmektedir. İster istemez sıranın Türkiye’ye de geleceği ve/veya en azından bu devrimlerden Türkiye’nin mutlaka etkileneceği ihtimalini getirmektedir. STK devrimleri diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye’yi “dönüştürmek” projesi olarak gündeme alınabilir.
Orta Asya Devletlerini Bölgesel Aktörlerle İşbirliğine İten Nedenler
-
Demokrasi ve İnsan hakları eleştirileri..
-
Sivil Devrimler..
-
Amerikan kaynaklı sivil toplum örgütlerinin bölgedeki durumu..
-
Özbekistan’daki ABD askeri üssünün çıkartılması.
-
Kırgızistan’daki Manas Askeri Üssü konusunda yaşanan problemler
-
ABD’nin Orta Asya devletlerinin beklentilerini karşılayamamış olması, demokrasi ve insan hakları baskıları liderleri aynı hızla ABD’den uzaklaştırmıştır. ABD baskısı bölge liderliklerini hızla Rusya- Çin ortaklığına itmektedir.
-
Karasal olarak kuşatılmış bir bölge olan Orta Asya, Çin ve Rusya’nın stratejik işbirliği imkanlarını test edebilecekleri en uygun bölge olarak belirmektedir.
-
İşbirliği zemini;
-
Ayrılıkçı hareketler
-
Radikal dini akımlar
-
Terörizm
-
Güvenlik problemleri
-
Enerji kaynakları ve ticaret yolları ortak paydaları sayesinde rahatça sağlanmaktadır.
-
Rusya ve Çin’in ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” Projesine karşı ortak tavıra olmaları işbirliğinin en önemli sebebidir.
-
ABD’nin Afganistan müdahalesi sonrasında Rusya ve Çin’in temel hassasiyet bölgesi olan Orta Asya’ya yerleşmesi Moskova ve Pekin açısından ortak tehdit olarak algılanmıştır.
-
Böylelikle Bölgede güçlü bir blok oluşturma niyeti daha net ortaya çıkmıştır.
-
Bölgede güçlü bir blok oluşma niyeti Şanghay İşbirliği Örgütü sayesinde realize olmuştur.
-
Kuruluş Tarihi: 1996
-
Şanghay Beşlisi:Rusya Federasyonu+Çin Halk Cumhuriyeti+ Üç Orta Asya Cumhuriyeti (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan)
-
Kuruluş Amacı:ülkeler arasındaki sınır anlaşmazlıklarını çözmek, bölgesel istikrar ve güvenliği sağlamak..
-
Gözlemci üye statüsündeki Özbekistan’ın katılımı ile Şanghay İşbirliği Örgütü
Medvedev Putin’inde desteğiyle Devlet Başkanlığına seçilmiştir ve göreve geldikten sonrada Putin’i Başbakanlığa atamıştır. Putin’in ilk işi kabinesini oluşturmak olmuştur ve birçok yeniliklere imza atmıştır Medvedev ilk ziyaretini Batıya değil de doğuya yapmıştır. BDT içerisinde önemli müttefiki olan Kazakistan Medvedev’in ilk durağı olmuştur. İkinci durağı ise Çin olmuştur. Rusya’nın Çin ile ilişkilerinin ticari ve siyasi iki önemli boyutunun olması Medvedev’in ziyaretini önemli kılan unsurların başında gelmektedir. Zira bugün yaklaşık 48,2 milyar dolar olan dış ticaret dengesinin 2010 yılında 60 milyar dolara çıkarılması hedeflenmektedir.
Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin Tarihi 500 yılın üzerindedir. Bu ilişkiler tarihinin maalesef büyük bir bölümü sıcak ve soğuk savaşlarla geçmiştir. SSCB dağıldıktan sonra kısa bir süre iyi giden ilişkiler yerini daha sonra rekabete bırakmıştır. Bu rekabet Başbakan Ecevit’in 1999 yılında Moskova’ya yaptığı ziyarete kadar devam etmiştir.
17 Mayıs tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Eski Bakanımız Sayın Kamuran İNAN Beyefendiydi. “Dünyadaki ve Türkiye’deki Gelişmeler” konulu söyleşimize ilgi oldukça yoğundu, öyle ki, dinleyicilerimiz bir kısmı Sayın İNAN’ı ayakta dinlemek zorunda kaldı. Görev yaptığı döneme ait hatıralarıyla zenginleştiren ve esprili uslubuyla konuşmasını sürdüren konuğumuz, konuklarımıza çok güzel dakikalar yaşattı. Sayın İNAN’ın dilinden söyleşimiz şu şekildedir:
‘Dünyadaki son zamanlarda yapılan araştırmalara göre sayılı ülkelerin nüfuslarında ciddi azalmalar görülmektedir. Türkiye ise, 70 milyon nüfusu ile dikkatleri çekmekte bir o kadar da korku duyulmasına neden olmaktadır. Bu sebeple batı bizim batıya açılmamıza engel olma çabasındadır. AB’ye alınmamız bence mümkün değil. Hatta kanımca yüzyıl geçse de alınmayız. AB’ye yeni katılan ülkelerde kişi başına düşen gelir miktarının düştüğü gözlenmektedir. Bu sebeple bizim gibi yoğun nüfuslu bir ülkeyi aralarına almaktan şiddetle çekiniyorlar. Bence biz Orta Asya’ya dönmeliyiz. İyi bir politika ile Orta Asya’yı yeniden bile imar edebiliriz.
Devletlerin gücünü devlet adamları belirler. Hollanda, Belçika, Lüksemburg çok küçük ülkelerdir ancak yetiştirdikleri devlet adamları onları güçlü kılmaktadır. Maalesef bizde durum çok farklı. Deyim yerindeyse biz devlet adamı yetiştirmiyor, yiyoruz.:) Tam iyi devlet adamları yetişti derken bir ihtilalle her şey yerinden oynuyor. Siyasi Partiler Kanunu yeniden düzenlemelidir. Şu an çok eksikleri var. Ben görevde bulunduğum süre zarfında elimden geldiği nispette ülkemi en iyi şekilde temsil ettim. Dil bilmeminde bunda çok etkisi bulunmaktadır. Maalesef şu an meclisteki milletvekillerinden tutunda birçok devlet başkanımız dil bilmemekte, bu sebeple ülkemizi gereğince savunamamaktadırlar. Mesela bir İspanyol bakanı 2-3 dil bilmektedir. Bu sorunun çözülmesi lazımdır. Ayrıca başka ABD olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşam, sabah 5-6 saatlerinde başlamaktadır. 7’den sonra işe başlayan insanlar tembel kabul edilir. Ben görevde olduğum zaman saat 10:30’da bile meclisi toplamakta zorlanıyordum. Emeğin ve zamanın kıymetini bilmediğimiz için borç alıyoruz. Aldığımız borçları yatırım ve üretim yapmıyor, borcu borçla kapatıyoruz. Bunun sonu iflastır. Borç alan emir alır prensibini unutmamalı çok dikkatli olmalıyız.
Birde en büyük sorun eğitim sorunu. Belki de dünyanın en geri eğitim sistemine sahibiz. Eşit haklara sahip bir sistemimiz yok. Eskiden eğitim çok değerliydi. Osmanlı eğitim sistemi ile yetişildiği için çok kıymetli insanlar geldi geçti. Şimdi sadece diploma için eğitim alınıyor. Hala okuyamayan kızlarımızdan bahsediliyor. Biz dünyanın en az okuyan ve yazan milletiyiz. Dicle Üniversitesi ziyaretimde 4000 öğrenciye 1 doçent düştüğünü gördüm. Bu koşullarda eğitim ne derecede yeterli olabilir. Üniversitelere ödenek verilmiyor, araştırmalar yarım kalmak zorunda, böyle olunca ülke nasıl ilerleyebilir. Bu çok büyük bir sorun her şeyden önce bu aşılmalıdır.
Türkiye’de zengin her zaman güçlü. Eğer bir insan kariyer sahibiyse değerli yoksa değil. Yeni Zellenda başkanı yanlış parkettiği bir arabasını geldiğinde yerinde bulamıyor. Polis tarafından normal vatandaş gibi çekiliyor. İşte demokrasi budur. Bizde yolda bile aracını durduramıyoruz. Hastaneye hasta yatırmak gibi basit bir iş için bile bir milletvekilinden yardım isteniyor. Bir yerlere gelmek için yüksek mevkiden insanlar birilerini tanımanın peşindeler. Ayrıca lüks yaşıyoruz, çok müsrifiz. Meclisin açık kalan lamba ve sulardan bir mahalle beslenir. Mecliste bir çok mercedes kullanılıyor. Bu arada Anadolu köylerinde su yok, okul yok. Aradaki uçurumlara bakın.
En önemli sorunlardan diğeri kaybedilen kültürümüz. Televizyondaki Amerikan kültüründen en negatif şekilde etkilendik. Bakınız Çin. Kendi kültürüne ne kadar sahipler. Şimdi süper güç olma yolunda. En acil şekilde sizi kültürüze sahip çıkmaya davet ediyorum.
Dünya’da kuvvetli olan haklıdır. Darbeyi vurur. Bu dünyanın realitesidir. Bunu kabul etmeliyiz. Kendimizi geliştirmeye bakmalıyız.
Tehlike kapıda ve vazife sizlerde..Son nefesimize kadar mücadeleye devam..
Değerli konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle..
10.05.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Orta Asya Uzmanı Sayın Gökçen OĞAN hanımefendiydi. “11 Eylül Sonrası Orta Asya” konulu söyleşimiz konuğumuz söylemiyle şu şekildir:
Orta Asya Batı, Doğu ve Güney Türkistan olmak üzere 3 kısımdan oluşmaktadır. Orta Asya için Rusya, Çin, ABD, İran ve Türkiye çok büyük önem arz etmektedir. Şimdi bu ülkelere ve konumuz olan Orta Asya’yı daha yakından inceleyelim.
-
Rusya ve Orta Asya
Ortak bir kültürel geçmişe sahip bu iki ülke için birbiri ile bir bütün halinde dersek abartmış olmayız. Bölgede bir Rus kültürü emperyalizmi hakim özellikle askeri açıdan hemen hemen tamamıyla Rusya’ya bağlıdır. Ayrıca Rusça bilmek gelişmişlik anlamı taşımaktadır. Ancak günümüzde bölgedeki Rus nüfusundaki azalma dikkatleri çekmektedir.
11 Eylül sonrası durum ise, ABD’nin Afganistan’a girmesi ve 2 ayrı Türki Cumhuriyette askeri üs kurması ve ABD’nin bu bölgedeki ülkelerle ilişkiler kurması Rusya için tehdit unsuru oluşturmuştur. Putin bu durum karşısında önlem olarak Çin başta olmak üzere ikili ilişkilere önem vermiş, Şangay İşbirliği Örgütünü güçlendirmiştir.
Düşman ülkelerin bölgeye yerleşmesi, göçmenler, uyuşturucu ve bölgedeki müslümanları harekete geçirir düşüncesiyle radikal İslam tehditi Rusya için ciddi tehdit oluşturmaktadır.
-
Çin ve Orta Asya
Çin için bu bölge hem çıkar hemde tehditi ifade etmektedir. Çin’in yatırımları için bölge son derece ideal, Orta Asya için ise Çin özellikle enerji transferi için iyi bir müşteridir. Kazakistan ve Türkmenistan ile enerji işbirliği bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Çin için özellikle sınır olması sebebiyle Doğu Türkistan çok önemli, buraya yapılan yatırımları(özellikle ABD’nin) tehdit olarak algılamakta bununla birlikte buradaki milliyetçilik akımlarıda Çin’i çok düşündürmektedir.
Moskova Pekin İşbirliği: Orta Asya hem Çin hemde Rusya için çok değerlidir. Bu sebeple ABD tehditine karşı Şangay İşbirliği Örgütü ile birleştiler. Ayrılıkçı akımlar, terörizm, güvenlik problemleri nedeniyle bahsedilen işbirliği gelişti. Yalnız bu ilişkinin sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum, çünkü Çin ve Rusya birbiri içinde bir tehdit oluşturmaktadır.
-
ABD ve Orta Asya
11 Eylül sonrası Afganistan’a girmesiyle birlikte, bölgedeki diğer ülkelerle özellikle Türki Cumhuriyetlerle ABD iyi ilişkiler kurdu. Özbekistan ve Kırgızistan’da 2 askeri üs kurdu. Zaman zaman bu üsler bölgedeki siviller açısından sorun oluşturmaktadır. ABD ancak iyi siyasi ilişkilerle bu nevi problemlerin üstesinden gelebilir.
4. İran ve Orta Asya
İran bölgede ABD’nin üzerine yakıştırdığı izolasyon sebebiyle sıkıntılı zamanlar geçirmektedir. İran için Orta Asya bu yalnızlıktan kurtulma yolunu oluşturmaktadır. Orta Asya için ise İran iyi bir ekonomik ortak olmakla beraber İran’ın aşırı dinci akımları bölgeyi korkutmaktadır. Yıllarca Rus rejiminin baskısı altında ateizm etkisi altında yaşayan bölge halkında radikal İslam tedirginlik oluşturmaktadır. Ayrıca bölgede devlet deyince devlet başkanı anlaşılır hatta bu sebeple batının sürekli anti demokratik oldukları yönünde eleştiri almaktadırlar. Devlet başkanlarınında hem sivil toplum örgütlerini hemde aşırı dinci akımlarını kendilerine muhalefet görmelerinden dolayı bölgede bu durum ciddi tehdit oluşturulmaktadır.
5. Türkiye ve Ota Asya
Aslında ortak bir geçmişe ve kan bağına sahip olmamıza rağmen Türki Cumhuriyetlerle aramız maalesef istenen düzeyde olmamıştır. Özellikle Özbekistan içindeki muhalefet güçlere Türkiye’nin destek verdiğini düşünmektedir ve bu düşünceleri aramızı iyice aralamaktadır.
TİKA ile yürütülen projeler, NATO kapsamında yürütülen askeri operasyonlar ve diplomatik faaliyetler durumumuz için olumlu gelişmelerden bazılarıdır. Ancak yeterli düzeyde henüz değildir. Ülke olarak çıkar ilişkisini öne çıkartarak daha çok yatırım yapmalıyız. Bu faaliyetlerin özellikle devlet desteği ile çok daha güçlü olacağı kanaatindeyim.
Soru ve konuklarımızdan belirtilen görüşlerle sona eren söyleşimiz her hafta olduğu gibi bu haftada çok beğeni topladı. Değerli konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle…
03 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Eski Bakanlarımızdan Sayın Ayfer YILMAZ hanımefendiydi. “İç ve Dış Olayların Ekonomiye Etkisi” konulu söyleşimiz, konuğumuzun ifadeleriyle şu şekildedir;
“Dünyada günümüzde çok ciddi bir mali kriz yaşanmaktadır. Sorunun temeli likidite değil kredi krizidir. Başta ABD olmak üzere sayılı ülkelerde bile ev kredisi veren bankalar batma noktasından devletin müdahalesi ile ancak kurtulabilmişlerdir.
Türkiye’deki borsanın %72’si yabancı kaynaklıdır. Bu sebeple en ufak değişimlerden bile etkilenmektedir. Dünyadaki Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) %7’sini ABD oluşturmaktadır. Bu sebeple ABD ekonomisi bizim için olduğu kadar dünyadaki diğer ülkeler için çok önemlidir. ABD’de üretimin azalması ihracatını azaltmakta, işsizlik oranı artmakta, %2 büyüme binde 2’lere gerilemekte, enflasyon yükselmekte, Mesela ABD dolarının düşmesi ile paranın mal piyasalarına devredilmesini sağlamakta ayrıca yoksulluğun tetiklenmesine yol açabilmektedir. Benzer sıkıntıları Almanya, Japonya ve Çin’de görmekteyiz. Özellikle Çin’de işsizlik büyük artış göstermektedir. Bu ülkeler dünyaki GSMH’nın %70’ini oluşturmaktadır. Bu sebeple bahsedilen ülkelerdeki sıkıntı tüm dünyayı direk olarak etkilemektedir.
Şu an dünya çok ciddi bir “Gıda Krizi”ne girmektedir. Önümüzdeki yıllarda 100 milyondan fazla insan daha fakirlikle tanışacak deyim yerinde ise açlık sınırlarına inecektir. Şimdiden Haiti başta olmak üzere 37 ülkede kriz yoğunlukla yaşanmaktadır. Yetişen gıda artan nüfusa yetmemesiyle birlikte gıda fiyatları yükselmekte insanlar eğitim ve sağlık giderlerini ikinci plana atmak zorunda kalmaktadır. Türkiye %50 si 28 yaş altı genç nüfustan oluşmaktadır. Eğer bu genç nüfusa yeni üretim alanları, iş, eğitim ve sağlık imkanları sunulmazsa bu durum bir saatli bombaya dönüşür. Hırsızlık ve terör gibi olumsuzluklarla geriye döner. Ülkemizin 2002 ve 2007 yıllarındaki rakamlarına baktığımızda %41 oranında büyüdüğünü görmekteyiz. İhracat 30 milyar dolardan 100 milyar dolara çıkmıştır. Peki neden bu halka yansımadı? neden hala işsizlik sorunu çözülmedi, neden hala sağlık ve eğitim sorunları var, neden hayat standartlarımız iyileşmedi? Çünkü dışarıdan faizle aldığımız borçlar üretime yeterince yönlendirilemiyor, iş sahaları yeterli ölçüde asla açılmıyor ve gelir dağılımı son derece adaletsiz. Bir tarafta sayılı zenginler diğer tarafta yardıma muhtaç yaşayan fakirler. Böyle olunca seyreden olumlu durum halka inmiyor. Ayrıca bizde kuralsız özelleştirme yapılmaktadır. Gelişigüzel yapılan özelleştirme ülke ekonomisine darbe vurmaktadır. Birde uygulanan IMF programları daha net incelenmelidir. Çünkü IMF programları aslında kısa programlardır ve bir ülkedeki sorunun diğer ülkelere sıçramasını engeller ve sorunu kısa sürede çözmeyi amaçlar. Ama biz 1999 yılından beri uygulamaktayız ve artık aslında süresini çoktan aşmış durumdadır.
Sorunun çözümü için şunlar yapılmalıdır; Alınan krediler üretime harcanmalı, yerli tüketim ve üretim teşvik edilmeli, ihracat özendirilmeli, çok büyük tarım potansiyelimiz var bu sebeple en büyük yatırım tarıma olmalı ve hangi ürünün üretileceğine dair bilgi ve teşvik verilmeli, toprak analizleri daha geliştirilmelidir, miras yolu ile bölünen araziler sözleşme yolu ile kiralanma metodu ile ülkeye kazandırılmalı, vergi kanunları yeniden yapılandırılmalı ve yatırımlar desteklenmeli, gelir dağılımı eşit olmasına çalışılmalıdır.”
Değerli konuğumuza verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ediyor, kendilerini tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Prof.Dr. İlyas DOĞAN beyefendinin konuk olduğu 26.04.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz haftaki söyleşimizin konusu "Türkiye'de Siyasi Krizlerin Doğmasında Anayasa'nın Rolü" üzerine idi. Bir anayasa niçin kriz sebebi olsun? Bir anayasa nasıl hazırlanırsa kalıcı olur? Sorularının cevaplarını arayan bir yaklaşımla başlayan söyleşimizi, konuğumuz şu sözlerle sürdürdü;
Anayasa, birarada yaşama senedidir. Anayasayı oluşturan kurallar bir belge oluşturmalıdır.
Demokratik bir toplumda anayasanın hazırlanış biçimi önemlidir. Anayasanın ortaya nasıl çıktığı, ne şekilde ve hangi yöntemle hazırlandığı çok önemlidir, anayasanın hazırlanış biçimi toplumun algısını tespit eder. 1982 Anayasası toplumun davranış şekillerini kurallar çerçevesinde belirtmekte ve bu şekilde toplumsal şiddetin engellenmesi amaçlanmaktadır.
1949 alman anayasası işgalci devletlerin onayıyla ve kararların demokratik toplum tarafından alınmasıyla kabul edilen ve en uzun süreli geçerli olan anayasadır. Günümüzde kullanmakta olduğumuz anayasamız Fransa Anayasasından örnek alınarak hazırlanmıştır. Fransa 16 adet anayasa hazırlamış bunlardan sadece 4 tanesi yürürlüğe konulmamış diğerleri uygulamaya konulmuştur. Fransada anayasa yazılış aşamalarına bakacak olursak; 1946 yılında Fransada kurucu meclis kurulmuş hemen akabinde asıl meclis kurulmuş ve yürülüğü 1958 yılına kadar sürmüştür. Fransadaki 1958 anayasını Cezayirdeki ayaklanmalara sebep olmuş bu sebeple darbe gerçekleşmiştir. Cezayir olaylarında ordu hükümeti dinlememiştir ancak meclise görev verildikten sonra kriz çözülmüştür.
Türkiye'deki 1924 Anayasasının esas itibariyle demokratik aynı zamanda yarı askeri olan bir anayasadır. 1960 Anayasası ise sivil bürokrasi denetimine dayalı ancak halk iradesinin egemenliğini minimize eden bir anayasaydı."
Sözlerini günümüzdeki ve geçmiş anayasalarımızla karşılaştırmalarla sürdüren konuğumuza dinleyecilerimiz tarafından iletilen sorularla söyleşimiz sona ermiştir. Konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle..
19.04.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Doç. Dr. Sedat ÇELİKDOĞAN Beyefendiydi. "Savunma Sanayimizin Dünü, Bugünü ve Geleceği" konusunun değerlendirildiği söyleşimiz her hafta olduğu gibi bu haftada misafirlerimiz tarafından çok beğeni topladı.
Sayın Çelikdoğan'ın dilinden söyleşimiz;
"Türkiye konum itibariyle çok önemlidir, batı bu bölgeyi tekrar almak istemekte bu sebeple Osmanlı-Selçuklu-Moğol sistemine dayanan ordumuzun çok güçlü olması gerekmektedir. Savunma sanayimiz, dışarıdan kredi alınarak bazı faaliyetler yapmakta, bazı klasik silahlar ülkemizde yapılmakta hatta ihraç edilmektedir. Devletin işletmeci özelliği yoktur ve bürokratların değişmesi, diğer bazı sorunlar nedeniyle sistemi özel sektöre kurdurup, kontrol ederek çok daha savunmada daha başarılı olacağı kanaatindeyim. ABD ve Fransa gibi ülkelerde bu şekilde uygulamalar mevcuttur.
Türkiye'de sistem sorununun temelinde fizibilite ve ARGE sorunu yatmaktadır. Türkiye'de çok kere raporlar hazırlanmış ancak üretime geçilememiştir. Başlangıçta ve ara kademelerde oluşan bu sorunlar kanaatimce ancak projeler, devlet tarafından hazırlanır, arge çok daha geliştirilir ve diğer ülkelerle (D8 ülkeleri olabilir)oluşturulacak konsorsiyumla çözülebilir. Ayrıca ülkemizde yapım olanağı olan birçok ekipman, ordunun acil alım kaynağını kullanmasıyla kullanılamamaktadır. Zamanında yapılacak yukarıda belirttiğim çözümle bu israftanda kurtulanacağı kanaatindeyim.
D8 ülkelerinin ciddi ölçüde tank ihtiyacı bulunmaktadır ve Türkiye bu ihtiyacı karşılayacak kudrettedir. Sorunlar yukarıda belirttiğim çözümlerle çözülürse dışa bağımlılığımız olmayacak, savunma sanayimiz çok güçlenecek, iş sahaları kurulacak, büyük oranda işsizlik sorunlarımız çözülecek, ekonomimiz gelişecektir.
Ülkemiz savunma sanayinde çok şanslıdır. Ne yaparsa yapsın satılacak kapasitedir.
Sorun çözümü için; Milli Teknoloji ve Savunma Sekreterliğine ihtiyaç vardır. Alınan kararların içerde uygulanması gerekmektedir. Stratejik Araştırma ve Teknoloji Müsteşarlığı kurulmalıdır. Tübitak ve başka daha güçlü araştırma kurumlarının ve özel sektörün güçlendirilmesine yönelik teşvikler artırılmalıdır. Nadas için ayrılan arazilere sanayi yapılmamalıdır. Tarım ve sanayi için haritalarda yer belirlenmeli, hiç kimse izin için uğraşmamalıdır. Türk firmalar için yatırım, destek ajansı kurulmalıdır. Özel Sektörün önü açılmalıdır. İnsanımız doğru yerde, doğru sistemle çalıştığında çok başarılara imza atacaktır."
Soru ve ikramlarla sona eren söyleşimiz haftaya yine aynı satte olacaktır. Teşriflerinizi beklerken değerli konuğumuza verdiği bilgilerdan dolayı teşekkür ediyor, tekrar aramızda görmeyi umuyoruz..
Hasan Kanpolat'ın konuk olduğu 12.04.2008 tarihli şöyleşimizin konusu ‘Kafkasya’ydı.
Sözlerine Kafkasya’nın nostaljik ve ideolojik önemi olduğu gerçeğini dile getirerek başlayan sayın Kanpolat, bu önemin Sovyetler Birliği’nin yıkımıyla arttığını söyledi.
Çeçenistan gerçeğine de değinen konuğumuz, Çeçenista’nın Ruslarla bir çatışmalarının olduğunu ve bu duruma Türkiye’nin ilgi göstermediğini, dolayısıyla da Çeçenlerin seslerini duyuramadıklarını ifade etti.
Kafkaslarda bazı ülkelerin (Ermenistan, Acerbeycan) doğalgaz ve petrol nedeniyle nasıl zenginleştiğini anlatan konuğumuz, bu ülkelerin bu özelliklerinden dolayı NATO’ya üye olmak istediklerini, fakat Rusların NATO zirvesinde bu duruma müdahale ettiğini söyledi.
Kafkasya ile sıcak ilişkilerimizin olması için hukuksal olarak geçişkenlik ve girişkenlik olmalıdır’ diyen sayın Kanpolat, bu konuda yetişkin eleman varlığımızın olmamasına böylelikle de iyi ve zengin ilişkiler kurulamadığını ifade etti. Sayın Konuğumuzu tekrar aramızda görmemiz dileğiyle.
Türkiye Bosna-Hersek’teki savaş sonrası Balkanlarla ilgilenmeye başlamıştır. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin kötü olması nedeniyle, Türkiyenin diğer Balkan ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerekmektedir. Çünkü aynı zamanda Balkanlardan Türkiyeye göç eden insanların olmasının yanında köklü akrabalıklar da gelişmiştir.
Balkanlardan Türkiyeye göç eden insanların kurdukları dernek sayısı 500 civarındadır. Bu derneklerin yapacağı lobi faaliyetleriyle Turkiye’nin ciddi bir Balkanlar politikasının olması ve ilişkilerini gayet sıcak tutması gerekmektedir.
Bir Balkan ükesi olan Kosova sorununa Türkiye hep mesafeli durmuştur. Çünkü Kosova sorunu ile doğudaki kürt sorunu arasında sürekli bir paralellik sürekli lanse edilmiştir. Bunun yanında Türkiye Kosova sorununa hep batılı bir gözle bakmıştır.
Başlangıçta Rusya Kosova’nın bağımsızlığına hep karşı çıkmıştır. Bunun nedeni ise Kosova’nın bağımsız olması, diğer sorunlu bölgelere emsal teşkil edebileceğiydi. Çünkü bu duruma örnek olarak Gürcüstan ve Abazya vardı…Fakat Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olmuştur.
"İsrail, 1967 yılında Batı Kudüs dediğimiz bölgeyi işgal etmiş, 1982 yılında resmen ise ilhak etmiştir. Nüfüs yoğunluğuna bakıldığına ise tam tersi bir durum arz ederek, Batı Kudüs'te Arap müslümanların çokluğu, Doğu Kudüs'te ise yahudilerin fazlalığı dikkat çekmektedir. Kudüs'te ağlama duvarının hemen yanında Farslılar kapısı bulunmakta, bu kapı günümüzde birçok arbedeye neden olmaktadır. Şehrin mimari yapısı taş, yığma binalar şeklindedir. Kubbetüs Sahra içinde ise irili ufaklı 267 adet bina daha bulunmakta ve herbirinin ayrı özellikleri bulunmaktadır."
Konuğumuz, günümüzden 4000 yıl öncesi Hz. İbrahim Döneminde şehrin konumu ve Şehrin başkanı aynı zamanda tanrısı kabul edilen "Salem" ile arasındaki ilişkilerle sürdürdüğü söyleşisini, Hz. İbrahim'den 750 yıl sonra Hz. Musa ve Yahudilerin Mısır'dan çıkması ve 50 yıl kadar süren yolculuğun Filistin diyarı ile sonlanmasını dile getirerek devam ettirdi. Hz. Davut zamanında (MÖ 1000)Yahudilerin ve Kudüs'ün nasıl bir siyasi merkez haline geldiğini, sonrasında Hz. Süleyman'ın Beytül Makdis'i yani Süleyman Mabedini inşa ederek nasıl şehrin hem siyasi hemde din merkezi haline geldiğini açıkladı. Vadedilen Topraklar Haritasını ve buranın merkezindeki Kubebtüs Sahra'nın nasıl Babil Kralı Buhtunnasar'ca neden ve nasıl yıkıldığına dikkatleri çeken misafirimiz ünlü "Babil Sürgünü" ile yahudilerin Kudüs'ten çıkarılmasını, Yahudilerin mabetlerini kaybetmesini, ve Sinegogların beraberinde ruhban sınıfının oluşmasını da değindi ve sözlerini şöyle sürdürdü."1882 yılında Rusya'da zamanın Çar'ı için düzenlenen ihtilalle birlikte yahudilerin olaya karışmasıyla yahudiler Rusya'dan sürülmüşler, o zaman yahudilere büyük oranda Osmanlı sahip çıkmıştır. Yahudiler o zaman Osmanlı toprakları olan Kudüs'e yerleşmek amacıyla evlenerek, toprak alarak vb. illegal yollarla yerleşmeye başlamışlardır. Zamanın padişahı II. Abdülhamit ise o bölgeyi korumanın zorluğundan dolayı siyasi bir taktik olarak bölgeye arapları ve diğer milletlerden insanları yerleştirmiştirmekle çözüm bulmuştur. Bazı Yahudi milletleri en rahat zamanlarını Osmanlı zamanında yaşadıklarından günümüzde hala Osmanlını himayesini istemektedirler."
Konuğumuz, Hz. İsa'nın göğe yükseldiğine inanılan Yükseliş Mabedi'nin, Hz. İsa'nın Süleyman Mabedine bakarak ağladığına inanılan Gözyaşı Kilisesi'nin, Kidion Vadisi'nin, Hz. İsa dönemindeki Sülayman Mabedi'nin o zaman ki halinin, yeryüzündeki 1917 yılında yıkılan Çarlık Rusya'sının tek binası olan Mecdelli Meryem Kilisesi'nin, Fransızların Bütün Milletler Kilisesi'nin, Hz. İsa'nın hayatını geçirdiği 2000 yıllık zeytin ağaçlarının bulunduğu Getsaemane'nin, Hz. Zekeriya As.Türbesi ve Hz. Yahya'nın doğduğu, yaşadığı yerlerin,Yad Abselam'ın binasının ve yahudilerce nasıl taşlandığının (Hz. Davutun oğlu olduğuna inanılıyor), Vadi içindeki Meryem Ana'nın naaşının bulunduğu yer olan kilisenin, Altın Kapı, Arslanlı Kapı, önündeki müslüman mezalığı ve hikayesinin, Via Dolorosa resimleri, Hristiyanların Hac Yolculuğu ve Ateş Ayini fotoğraflarıyla, izleyicilerimizi bir tarih yolculuğuna çıkardı. Haçlı Seferleriyle yıkılan Kıyamet Kilisesi anahtarlarının Selahattin Eyyübi'nin teklifiyle iki müslüman aileye verildiğinin hala günümüzde bu insanlarda anahtarların bulunmasının hikayesini anlatan misafirimiz sözlerini şöyle devam ettirdi. "Kubbetüs Sahra 699 yılında yapılığı şekliyledir. Yeryüzündeki en eski islam binasıdır. Babil Sürgünü zamanında yıkılmış ama temellerinin üzerine yeniden inşa edilmiştir. Kubbetüs Sahra Cuma günü müslüman bayanlara verilir. İçindeki Hacerül Muallaka her üç semavi din için kutsal bir taştır. Bu taşın üzerine bu mabet inşa edilmiştir."
Konuğumuz, Avrupa bankacılık sistemini kuran Tapınak Şovelyelerine, Ağlama duvarındaki yahudilerin neden ağladığına, buradaki aşkenaz ve seferad yahudilerinin özelliklerine; aradaki haremlik selamlık platformu nedeniyle çıkan çatışmalara, ve büyüyen çatışmanın müslümanlara sıçramasıyla (1929 ilk arap-yahudi çatışması), Yahudilerin ahiret inancının olmamasına rağmen neden ibadet yaptıklarına, amaçlarının ne olduğundan Osmanlı Devletinin neden tekrar kurmak istemelerine, 2001 Taba Görüşmeleri" ne, görüşme sonuçlarına ve günümüzdeki son duruma kadar konuyu geniş çerçevede işledi. Konuğumuz Sayın Balcı'ya bilgi ve deneyimlerini bizimle paylaştığı için teşekkür ediyor, tekrar aramızda görmeyi diliyoruz..
Alevilik ve Bektaşilik üzerinde duran değerli konuşmacımız Aleviliğin bir tasavufi ekol olarak adlandırılabileceğini ifade ederek düşüncelerini ‘‘Kur’ân-ı Kerîm bütün tasavvufî ekollerde olduğu gibi Alevî-Bektâşî geleneğinin de temel kaynağıdır. Geleneğe şekil veren tarihî şahsiyetler, diğer üç kutsal kitapla birlikte Kur’ân’a da inanılması gerektiğini vurgulamışlardır. Hacı Bektâş Velî ve diğer Bektâşî büyükleri dört kapı kırk makâmı, âdâb ve erkânı açıklarken Kur’an âyetlerini referans göstermişlerdir’’ şeklinde ifade etti. Sözlerine ‘‘ Bektâşîlikte Hz. Peygamber’e vahy gelmesi hûsusunda herhangi bir şüpheye yer yoktur. Bektâşî büyükleri, eserlerinde Hz. Peygamber’in vahy gelen bir Peygamber olduğunu işlemişlerdir’’ beyanıyla devam Sayın hocamız, Hacı Bektaş Velî’nin Kur’an’la birlikte diğer kitaplara inanmayı da tasavvufî açıdan değerlendirdiğini ve îmanın ahlâktan soyutlanamayacağını ifade etti.