|
31.05.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz geleneksel cumartesi söyleşilerimizin konuğu Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ beyefendiydi. "Kainatın Yaratılışı ve ALTIN ORAN " konulu şöyleşimiz her hafta olduğu gibi yine çok beğeni topladı. Powerpoint sunumu ile ve bilgi birikimiyle konuklarımıza eşsiz dakikalar yaşatan sayın Altıntaş, birbuçuk saat kadar konuşmasını sürdürdü. Konuğumuza iletilen sorularla sona eren programımız, aynı zamanda bu dönemin son söyleşisisi özelliği taşımaktadır. Yaz dönemimize girmemiz dolayısıyla Ekim ayına kadar söyleşilerimize ara verdiğimizi bu vesile ile tüm meslektaşlarımız ve üyelerimize duyurmak istiyor, saygılarımızı sunuyoruz.
24.05.2008 tarihli Türksam Başkanı Sayın Sinan OGAN Beyefendinin konuk olduğu söyleşimizin konusu “Avrasya Bölgesinde Yaşanan Gelişmeler ve Türk-Rus İlişkileri” üzerine idi. Konuğumuzun diliyle söyleşimizi şu şekilde özetleyebiliriz.
-
“11 Eylül terör saldırıları aşarak ile Pentagon tarafından çok daha önceden hazırlan “Demokrasi İhracı Projesi” (Project Democrasy) hayata geçirilmeye başlanmıştır. “Genişletilmiş” Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Project) BOP, 11 Eylül’ün yarattığı ortam sayesinde uygulama alanı bulabilmiştir.
-
BOP çerçevesinde harekete geçirilen bir başka proje de Avrasya’nın Dönüşümü Projesi (ADP) olmuştur..
Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ve Avrasya’nın Dönüşümü Projesi ile ABD bölgeye yönelik beş temel stratejik hedef gütmektedir: Bu hedefler;
1) Enerji kaynakları üzerinde güvenlik denetimi ve kesintisiz erişimin sağlanması,
2) Çin ve Rusya’nın baskı altına alınması ve kontrolü,
3) Bölgede ABD’nin dünya hâkimiyetini sağlamaya yönelik yeni ve kalıcı askerî üslerin temin edilmesi,
4) Bölgenin ABD denetiminde demokratik dönüşümünün sağlanması, Olarak sıralanabilir.
Tiranların devrilmesi ve demokrasinin yerleştirilmesi için uygulanan metotların başında sivil itaatsizlik yöntemi gelmektedir. Mevcut yönetimlere başkaldırı şeklinde formüle edebileceğimiz yöntemi başarılı bir şekilde kullanan liderlerin başında Mahatma Gandi gelmektedir. Ancak bu yöntem çok kanlı neticelerle sonlanmıştır.
Turuncu devrimler Soğuk Savaş’ın en şiddetli olduğu dönemlerde her iki bloğa mensup ülkeler tarafından rakibi zayıflatmak ve mümkünse kendi sistemine “yandaş” rejimleri iktidara getirmek amacıyla sıklıkla başvurulan bir metottur. Sivil devrimler esas olarak (ABD) ve (SSCB) tarafından yönlendirilmiş ve “en zayıf halka” ülkeler sivil halk ayaklanmalarına maruz kalmıştır.
Gürcistan bölgede Rusya ile en çok sorun yaşayan ülkedir. Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze, Batı (Soros ve ABD) tarafından desteklenen bir devrimle yıkılarak yerine Batı yaklaşımlı Mihael Saakaşvili getirilmiştir ve parlamentoya ellerinde güllerle girdikleri için Gürcistan’daki devrime “Gül Devrimi” (Rose Revolution) denmiştir. Ancak literatürde bu devrim “Kadife Devrim” olarak da isimlendirilmiştir.
Gürcistan’da “Kadife Devrim”nin birinci yıldönümünde, Ukrayna’da tartışmalı bir seçim sonucunda halk ayaklanmaları oluşmuştur. Batı yanlısı Viktor Yuşenko iktidara getirilmiştir. Yuşenko ve taraftarlarının turuncu kaşkollarla meydanlarda boy göstermesi sebebiyle Ukrayna devrimine “Turuncu Devrim” (Orange Revolution) adı verilmiştir. Rus medyası ise Kiev sokaklarında bulunan kestane ağaçlarından esinlenerek, bu devrime ‘Kestane Devrimi’ adını vermiştir.
Gürcistan, Ukrayna ve Lübnan’a sirayet eden NGO devrimleri, Irak, Suriye, İran, Ermenistan ve Azerbaycanda yaşanan sorunlar, hep Türkiye’nin çevresinde cereyan etmektedir. İster istemez sıranın Türkiye’ye de geleceği ve/veya en azından bu devrimlerden Türkiye’nin mutlaka etkileneceği ihtimalini getirmektedir. STK devrimleri diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye’yi “dönüştürmek” projesi olarak gündeme alınabilir.
Orta Asya Devletlerini Bölgesel Aktörlerle İşbirliğine İten Nedenler
-
Demokrasi ve İnsan hakları eleştirileri..
-
Sivil Devrimler..
-
Amerikan kaynaklı sivil toplum örgütlerinin bölgedeki durumu..
-
Özbekistan’daki ABD askeri üssünün çıkartılması.
-
Kırgızistan’daki Manas Askeri Üssü konusunda yaşanan problemler
-
ABD’nin Orta Asya devletlerinin beklentilerini karşılayamamış olması, demokrasi ve insan hakları baskıları liderleri aynı hızla ABD’den uzaklaştırmıştır. ABD baskısı bölge liderliklerini hızla Rusya- Çin ortaklığına itmektedir.
-
Karasal olarak kuşatılmış bir bölge olan Orta Asya, Çin ve Rusya’nın stratejik işbirliği imkanlarını test edebilecekleri en uygun bölge olarak belirmektedir.
-
İşbirliği zemini;
-
Ayrılıkçı hareketler
-
Radikal dini akımlar
-
Terörizm
-
Güvenlik problemleri
-
Enerji kaynakları ve ticaret yolları ortak paydaları sayesinde rahatça sağlanmaktadır.
-
Rusya ve Çin’in ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” Projesine karşı ortak tavıra olmaları işbirliğinin en önemli sebebidir.
-
ABD’nin Afganistan müdahalesi sonrasında Rusya ve Çin’in temel hassasiyet bölgesi olan Orta Asya’ya yerleşmesi Moskova ve Pekin açısından ortak tehdit olarak algılanmıştır.
-
Böylelikle Bölgede güçlü bir blok oluşturma niyeti daha net ortaya çıkmıştır.
-
Bölgede güçlü bir blok oluşma niyeti Şanghay İşbirliği Örgütü sayesinde realize olmuştur.
-
Kuruluş Tarihi: 1996
-
Şanghay Beşlisi:Rusya Federasyonu+Çin Halk Cumhuriyeti+ Üç Orta Asya Cumhuriyeti (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan)
-
Kuruluş Amacı:ülkeler arasındaki sınır anlaşmazlıklarını çözmek, bölgesel istikrar ve güvenliği sağlamak..
-
Gözlemci üye statüsündeki Özbekistan’ın katılımı ile Şanghay İşbirliği Örgütü
Medvedev Putin’inde desteğiyle Devlet Başkanlığına seçilmiştir ve göreve geldikten sonrada Putin’i Başbakanlığa atamıştır. Putin’in ilk işi kabinesini oluşturmak olmuştur ve birçok yeniliklere imza atmıştır Medvedev ilk ziyaretini Batıya değil de doğuya yapmıştır. BDT içerisinde önemli müttefiki olan Kazakistan Medvedev’in ilk durağı olmuştur. İkinci durağı ise Çin olmuştur. Rusya’nın Çin ile ilişkilerinin ticari ve siyasi iki önemli boyutunun olması Medvedev’in ziyaretini önemli kılan unsurların başında gelmektedir. Zira bugün yaklaşık 48,2 milyar dolar olan dış ticaret dengesinin 2010 yılında 60 milyar dolara çıkarılması hedeflenmektedir.
Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin Tarihi 500 yılın üzerindedir. Bu ilişkiler tarihinin maalesef büyük bir bölümü sıcak ve soğuk savaşlarla geçmiştir. SSCB dağıldıktan sonra kısa bir süre iyi giden ilişkiler yerini daha sonra rekabete bırakmıştır. Bu rekabet Başbakan Ecevit’in 1999 yılında Moskova’ya yaptığı ziyarete kadar devam etmiştir.
17 Mayıs tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Eski Bakanımız Sayın Kamuran İNAN Beyefendiydi. “Dünyadaki ve Türkiye’deki Gelişmeler” konulu söyleşimize ilgi oldukça yoğundu, öyle ki, dinleyicilerimiz bir kısmı Sayın İNAN’ı ayakta dinlemek zorunda kaldı. Görev yaptığı döneme ait hatıralarıyla zenginleştiren ve esprili uslubuyla konuşmasını sürdüren konuğumuz, konuklarımıza çok güzel dakikalar yaşattı. Sayın İNAN’ın dilinden söyleşimiz şu şekildedir:
‘Dünyadaki son zamanlarda yapılan araştırmalara göre sayılı ülkelerin nüfuslarında ciddi azalmalar görülmektedir. Türkiye ise, 70 milyon nüfusu ile dikkatleri çekmekte bir o kadar da korku duyulmasına neden olmaktadır. Bu sebeple batı bizim batıya açılmamıza engel olma çabasındadır. AB’ye alınmamız bence mümkün değil. Hatta kanımca yüzyıl geçse de alınmayız. AB’ye yeni katılan ülkelerde kişi başına düşen gelir miktarının düştüğü gözlenmektedir. Bu sebeple bizim gibi yoğun nüfuslu bir ülkeyi aralarına almaktan şiddetle çekiniyorlar. Bence biz Orta Asya’ya dönmeliyiz. İyi bir politika ile Orta Asya’yı yeniden bile imar edebiliriz.
Devletlerin gücünü devlet adamları belirler. Hollanda, Belçika, Lüksemburg çok küçük ülkelerdir ancak yetiştirdikleri devlet adamları onları güçlü kılmaktadır. Maalesef bizde durum çok farklı. Deyim yerindeyse biz devlet adamı yetiştirmiyor, yiyoruz.:) Tam iyi devlet adamları yetişti derken bir ihtilalle her şey yerinden oynuyor. Siyasi Partiler Kanunu yeniden düzenlemelidir. Şu an çok eksikleri var. Ben görevde bulunduğum süre zarfında elimden geldiği nispette ülkemi en iyi şekilde temsil ettim. Dil bilmeminde bunda çok etkisi bulunmaktadır. Maalesef şu an meclisteki milletvekillerinden tutunda birçok devlet başkanımız dil bilmemekte, bu sebeple ülkemizi gereğince savunamamaktadırlar. Mesela bir İspanyol bakanı 2-3 dil bilmektedir. Bu sorunun çözülmesi lazımdır. Ayrıca başka ABD olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşam, sabah 5-6 saatlerinde başlamaktadır. 7’den sonra işe başlayan insanlar tembel kabul edilir. Ben görevde olduğum zaman saat 10:30’da bile meclisi toplamakta zorlanıyordum. Emeğin ve zamanın kıymetini bilmediğimiz için borç alıyoruz. Aldığımız borçları yatırım ve üretim yapmıyor, borcu borçla kapatıyoruz. Bunun sonu iflastır. Borç alan emir alır prensibini unutmamalı çok dikkatli olmalıyız.
Birde en büyük sorun eğitim sorunu. Belki de dünyanın en geri eğitim sistemine sahibiz. Eşit haklara sahip bir sistemimiz yok. Eskiden eğitim çok değerliydi. Osmanlı eğitim sistemi ile yetişildiği için çok kıymetli insanlar geldi geçti. Şimdi sadece diploma için eğitim alınıyor. Hala okuyamayan kızlarımızdan bahsediliyor. Biz dünyanın en az okuyan ve yazan milletiyiz. Dicle Üniversitesi ziyaretimde 4000 öğrenciye 1 doçent düştüğünü gördüm. Bu koşullarda eğitim ne derecede yeterli olabilir. Üniversitelere ödenek verilmiyor, araştırmalar yarım kalmak zorunda, böyle olunca ülke nasıl ilerleyebilir. Bu çok büyük bir sorun her şeyden önce bu aşılmalıdır.
Türkiye’de zengin her zaman güçlü. Eğer bir insan kariyer sahibiyse değerli yoksa değil. Yeni Zellenda başkanı yanlış parkettiği bir arabasını geldiğinde yerinde bulamıyor. Polis tarafından normal vatandaş gibi çekiliyor. İşte demokrasi budur. Bizde yolda bile aracını durduramıyoruz. Hastaneye hasta yatırmak gibi basit bir iş için bile bir milletvekilinden yardım isteniyor. Bir yerlere gelmek için yüksek mevkiden insanlar birilerini tanımanın peşindeler. Ayrıca lüks yaşıyoruz, çok müsrifiz. Meclisin açık kalan lamba ve sulardan bir mahalle beslenir. Mecliste bir çok mercedes kullanılıyor. Bu arada Anadolu köylerinde su yok, okul yok. Aradaki uçurumlara bakın.
En önemli sorunlardan diğeri kaybedilen kültürümüz. Televizyondaki Amerikan kültüründen en negatif şekilde etkilendik. Bakınız Çin. Kendi kültürüne ne kadar sahipler. Şimdi süper güç olma yolunda. En acil şekilde sizi kültürüze sahip çıkmaya davet ediyorum.
Dünya’da kuvvetli olan haklıdır. Darbeyi vurur. Bu dünyanın realitesidir. Bunu kabul etmeliyiz. Kendimizi geliştirmeye bakmalıyız.
Tehlike kapıda ve vazife sizlerde..Son nefesimize kadar mücadeleye devam..
Değerli konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle..
10.05.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Orta Asya Uzmanı Sayın Gökçen OĞAN hanımefendiydi. “11 Eylül Sonrası Orta Asya” konulu söyleşimiz konuğumuz söylemiyle şu şekildir:
Orta Asya Batı, Doğu ve Güney Türkistan olmak üzere 3 kısımdan oluşmaktadır. Orta Asya için Rusya, Çin, ABD, İran ve Türkiye çok büyük önem arz etmektedir. Şimdi bu ülkelere ve konumuz olan Orta Asya’yı daha yakından inceleyelim.
-
Rusya ve Orta Asya
Ortak bir kültürel geçmişe sahip bu iki ülke için birbiri ile bir bütün halinde dersek abartmış olmayız. Bölgede bir Rus kültürü emperyalizmi hakim özellikle askeri açıdan hemen hemen tamamıyla Rusya’ya bağlıdır. Ayrıca Rusça bilmek gelişmişlik anlamı taşımaktadır. Ancak günümüzde bölgedeki Rus nüfusundaki azalma dikkatleri çekmektedir.
11 Eylül sonrası durum ise, ABD’nin Afganistan’a girmesi ve 2 ayrı Türki Cumhuriyette askeri üs kurması ve ABD’nin bu bölgedeki ülkelerle ilişkiler kurması Rusya için tehdit unsuru oluşturmuştur. Putin bu durum karşısında önlem olarak Çin başta olmak üzere ikili ilişkilere önem vermiş, Şangay İşbirliği Örgütünü güçlendirmiştir.
Düşman ülkelerin bölgeye yerleşmesi, göçmenler, uyuşturucu ve bölgedeki müslümanları harekete geçirir düşüncesiyle radikal İslam tehditi Rusya için ciddi tehdit oluşturmaktadır.
-
Çin ve Orta Asya
Çin için bu bölge hem çıkar hemde tehditi ifade etmektedir. Çin’in yatırımları için bölge son derece ideal, Orta Asya için ise Çin özellikle enerji transferi için iyi bir müşteridir. Kazakistan ve Türkmenistan ile enerji işbirliği bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Çin için özellikle sınır olması sebebiyle Doğu Türkistan çok önemli, buraya yapılan yatırımları(özellikle ABD’nin) tehdit olarak algılamakta bununla birlikte buradaki milliyetçilik akımlarıda Çin’i çok düşündürmektedir.
Moskova Pekin İşbirliği: Orta Asya hem Çin hemde Rusya için çok değerlidir. Bu sebeple ABD tehditine karşı Şangay İşbirliği Örgütü ile birleştiler. Ayrılıkçı akımlar, terörizm, güvenlik problemleri nedeniyle bahsedilen işbirliği gelişti. Yalnız bu ilişkinin sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum, çünkü Çin ve Rusya birbiri içinde bir tehdit oluşturmaktadır.
-
ABD ve Orta Asya
11 Eylül sonrası Afganistan’a girmesiyle birlikte, bölgedeki diğer ülkelerle özellikle Türki Cumhuriyetlerle ABD iyi ilişkiler kurdu. Özbekistan ve Kırgızistan’da 2 askeri üs kurdu. Zaman zaman bu üsler bölgedeki siviller açısından sorun oluşturmaktadır. ABD ancak iyi siyasi ilişkilerle bu nevi problemlerin üstesinden gelebilir.
4. İran ve Orta Asya
İran bölgede ABD’nin üzerine yakıştırdığı izolasyon sebebiyle sıkıntılı zamanlar geçirmektedir. İran için Orta Asya bu yalnızlıktan kurtulma yolunu oluşturmaktadır. Orta Asya için ise İran iyi bir ekonomik ortak olmakla beraber İran’ın aşırı dinci akımları bölgeyi korkutmaktadır. Yıllarca Rus rejiminin baskısı altında ateizm etkisi altında yaşayan bölge halkında radikal İslam tedirginlik oluşturmaktadır. Ayrıca bölgede devlet deyince devlet başkanı anlaşılır hatta bu sebeple batının sürekli anti demokratik oldukları yönünde eleştiri almaktadırlar. Devlet başkanlarınında hem sivil toplum örgütlerini hemde aşırı dinci akımlarını kendilerine muhalefet görmelerinden dolayı bölgede bu durum ciddi tehdit oluşturulmaktadır.
5. Türkiye ve Ota Asya
Aslında ortak bir geçmişe ve kan bağına sahip olmamıza rağmen Türki Cumhuriyetlerle aramız maalesef istenen düzeyde olmamıştır. Özellikle Özbekistan içindeki muhalefet güçlere Türkiye’nin destek verdiğini düşünmektedir ve bu düşünceleri aramızı iyice aralamaktadır.
TİKA ile yürütülen projeler, NATO kapsamında yürütülen askeri operasyonlar ve diplomatik faaliyetler durumumuz için olumlu gelişmelerden bazılarıdır. Ancak yeterli düzeyde henüz değildir. Ülke olarak çıkar ilişkisini öne çıkartarak daha çok yatırım yapmalıyız. Bu faaliyetlerin özellikle devlet desteği ile çok daha güçlü olacağı kanaatindeyim.
Soru ve konuklarımızdan belirtilen görüşlerle sona eren söyleşimiz her hafta olduğu gibi bu haftada çok beğeni topladı. Değerli konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle…
03 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Eski Bakanlarımızdan Sayın Ayfer YILMAZ hanımefendiydi. “İç ve Dış Olayların Ekonomiye Etkisi” konulu söyleşimiz, konuğumuzun ifadeleriyle şu şekildedir;
“Dünyada günümüzde çok ciddi bir mali kriz yaşanmaktadır. Sorunun temeli likidite değil kredi krizidir. Başta ABD olmak üzere sayılı ülkelerde bile ev kredisi veren bankalar batma noktasından devletin müdahalesi ile ancak kurtulabilmişlerdir.
Türkiye’deki borsanın %72’si yabancı kaynaklıdır. Bu sebeple en ufak değişimlerden bile etkilenmektedir. Dünyadaki Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) %7’sini ABD oluşturmaktadır. Bu sebeple ABD ekonomisi bizim için olduğu kadar dünyadaki diğer ülkeler için çok önemlidir. ABD’de üretimin azalması ihracatını azaltmakta, işsizlik oranı artmakta, %2 büyüme binde 2’lere gerilemekte, enflasyon yükselmekte, Mesela ABD dolarının düşmesi ile paranın mal piyasalarına devredilmesini sağlamakta ayrıca yoksulluğun tetiklenmesine yol açabilmektedir. Benzer sıkıntıları Almanya, Japonya ve Çin’de görmekteyiz. Özellikle Çin’de işsizlik büyük artış göstermektedir. Bu ülkeler dünyaki GSMH’nın %70’ini oluşturmaktadır. Bu sebeple bahsedilen ülkelerdeki sıkıntı tüm dünyayı direk olarak etkilemektedir.
Şu an dünya çok ciddi bir “Gıda Krizi”ne girmektedir. Önümüzdeki yıllarda 100 milyondan fazla insan daha fakirlikle tanışacak deyim yerinde ise açlık sınırlarına inecektir. Şimdiden Haiti başta olmak üzere 37 ülkede kriz yoğunlukla yaşanmaktadır. Yetişen gıda artan nüfusa yetmemesiyle birlikte gıda fiyatları yükselmekte insanlar eğitim ve sağlık giderlerini ikinci plana atmak zorunda kalmaktadır. Türkiye %50 si 28 yaş altı genç nüfustan oluşmaktadır. Eğer bu genç nüfusa yeni üretim alanları, iş, eğitim ve sağlık imkanları sunulmazsa bu durum bir saatli bombaya dönüşür. Hırsızlık ve terör gibi olumsuzluklarla geriye döner. Ülkemizin 2002 ve 2007 yıllarındaki rakamlarına baktığımızda %41 oranında büyüdüğünü görmekteyiz. İhracat 30 milyar dolardan 100 milyar dolara çıkmıştır. Peki neden bu halka yansımadı? neden hala işsizlik sorunu çözülmedi, neden hala sağlık ve eğitim sorunları var, neden hayat standartlarımız iyileşmedi? Çünkü dışarıdan faizle aldığımız borçlar üretime yeterince yönlendirilemiyor, iş sahaları yeterli ölçüde asla açılmıyor ve gelir dağılımı son derece adaletsiz. Bir tarafta sayılı zenginler diğer tarafta yardıma muhtaç yaşayan fakirler. Böyle olunca seyreden olumlu durum halka inmiyor. Ayrıca bizde kuralsız özelleştirme yapılmaktadır. Gelişigüzel yapılan özelleştirme ülke ekonomisine darbe vurmaktadır. Birde uygulanan IMF programları daha net incelenmelidir. Çünkü IMF programları aslında kısa programlardır ve bir ülkedeki sorunun diğer ülkelere sıçramasını engeller ve sorunu kısa sürede çözmeyi amaçlar. Ama biz 1999 yılından beri uygulamaktayız ve artık aslında süresini çoktan aşmış durumdadır.
Sorunun çözümü için şunlar yapılmalıdır; Alınan krediler üretime harcanmalı, yerli tüketim ve üretim teşvik edilmeli, ihracat özendirilmeli, çok büyük tarım potansiyelimiz var bu sebeple en büyük yatırım tarıma olmalı ve hangi ürünün üretileceğine dair bilgi ve teşvik verilmeli, toprak analizleri daha geliştirilmelidir, miras yolu ile bölünen araziler sözleşme yolu ile kiralanma metodu ile ülkeye kazandırılmalı, vergi kanunları yeniden yapılandırılmalı ve yatırımlar desteklenmeli, gelir dağılımı eşit olmasına çalışılmalıdır.”
Değerli konuğumuza verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ediyor, kendilerini tekrar aramızda görmeyi ümit ediyoruz.
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Prof.Dr. İlyas DOĞAN beyefendinin konuk olduğu 26.04.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz haftaki söyleşimizin konusu "Türkiye'de Siyasi Krizlerin Doğmasında Anayasa'nın Rolü" üzerine idi. Bir anayasa niçin kriz sebebi olsun? Bir anayasa nasıl hazırlanırsa kalıcı olur? Sorularının cevaplarını arayan bir yaklaşımla başlayan söyleşimizi, konuğumuz şu sözlerle sürdürdü;
Anayasa, birarada yaşama senedidir. Anayasayı oluşturan kurallar bir belge oluşturmalıdır.
Demokratik bir toplumda anayasanın hazırlanış biçimi önemlidir. Anayasanın ortaya nasıl çıktığı, ne şekilde ve hangi yöntemle hazırlandığı çok önemlidir, anayasanın hazırlanış biçimi toplumun algısını tespit eder. 1982 Anayasası toplumun davranış şekillerini kurallar çerçevesinde belirtmekte ve bu şekilde toplumsal şiddetin engellenmesi amaçlanmaktadır.
1949 alman anayasası işgalci devletlerin onayıyla ve kararların demokratik toplum tarafından alınmasıyla kabul edilen ve en uzun süreli geçerli olan anayasadır. Günümüzde kullanmakta olduğumuz anayasamız Fransa Anayasasından örnek alınarak hazırlanmıştır. Fransa 16 adet anayasa hazırlamış bunlardan sadece 4 tanesi yürürlüğe konulmamış diğerleri uygulamaya konulmuştur. Fransada anayasa yazılış aşamalarına bakacak olursak; 1946 yılında Fransada kurucu meclis kurulmuş hemen akabinde asıl meclis kurulmuş ve yürülüğü 1958 yılına kadar sürmüştür. Fransadaki 1958 anayasını Cezayirdeki ayaklanmalara sebep olmuş bu sebeple darbe gerçekleşmiştir. Cezayir olaylarında ordu hükümeti dinlememiştir ancak meclise görev verildikten sonra kriz çözülmüştür.
Türkiye'deki 1924 Anayasasının esas itibariyle demokratik aynı zamanda yarı askeri olan bir anayasadır. 1960 Anayasası ise sivil bürokrasi denetimine dayalı ancak halk iradesinin egemenliğini minimize eden bir anayasaydı."
Sözlerini günümüzdeki ve geçmiş anayasalarımızla karşılaştırmalarla sürdüren konuğumuza dinleyecilerimiz tarafından iletilen sorularla söyleşimiz sona ermiştir. Konuğumuzu tekrar aramızda görmek temennisiyle..
19.04.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin konuğu Doç. Dr. Sedat ÇELİKDOĞAN Beyefendiydi. "Savunma Sanayimizin Dünü, Bugünü ve Geleceği" konusunun değerlendirildiği söyleşimiz her hafta olduğu gibi bu haftada misafirlerimiz tarafından çok beğeni topladı.
Sayın Çelikdoğan'ın dilinden söyleşimiz;
"Türkiye konum itibariyle çok önemlidir, batı bu bölgeyi tekrar almak istemekte bu sebeple Osmanlı-Selçuklu-Moğol sistemine dayanan ordumuzun çok güçlü olması gerekmektedir. Savunma sanayimiz, dışarıdan kredi alınarak bazı faaliyetler yapmakta, bazı klasik silahlar ülkemizde yapılmakta hatta ihraç edilmektedir. Devletin işletmeci özelliği yoktur ve bürokratların değişmesi, diğer bazı sorunlar nedeniyle sistemi özel sektöre kurdurup, kontrol ederek çok daha savunmada daha başarılı olacağı kanaatindeyim. ABD ve Fransa gibi ülkelerde bu şekilde uygulamalar mevcuttur.
Türkiye'de sistem sorununun temelinde fizibilite ve ARGE sorunu yatmaktadır. Türkiye'de çok kere raporlar hazırlanmış ancak üretime geçilememiştir. Başlangıçta ve ara kademelerde oluşan bu sorunlar kanaatimce ancak projeler, devlet tarafından hazırlanır, arge çok daha geliştirilir ve diğer ülkelerle (D8 ülkeleri olabilir)oluşturulacak konsorsiyumla çözülebilir. Ayrıca ülkemizde yapım olanağı olan birçok ekipman, ordunun acil alım kaynağını kullanmasıyla kullanılamamaktadır. Zamanında yapılacak yukarıda belirttiğim çözümle bu israftanda kurtulanacağı kanaatindeyim.
D8 ülkelerinin ciddi ölçüde tank ihtiyacı bulunmaktadır ve Türkiye bu ihtiyacı karşılayacak kudrettedir. Sorunlar yukarıda belirttiğim çözümlerle çözülürse dışa bağımlılığımız olmayacak, savunma sanayimiz çok güçlenecek, iş sahaları kurulacak, büyük oranda işsizlik sorunlarımız çözülecek, ekonomimiz gelişecektir.
Ülkemiz savunma sanayinde çok şanslıdır. Ne yaparsa yapsın satılacak kapasitedir.
Sorun çözümü için; Milli Teknoloji ve Savunma Sekreterliğine ihtiyaç vardır. Alınan kararların içerde uygulanması gerekmektedir. Stratejik Araştırma ve Teknoloji Müsteşarlığı kurulmalıdır. Tübitak ve başka daha güçlü araştırma kurumlarının ve özel sektörün güçlendirilmesine yönelik teşvikler artırılmalıdır. Nadas için ayrılan arazilere sanayi yapılmamalıdır. Tarım ve sanayi için haritalarda yer belirlenmeli, hiç kimse izin için uğraşmamalıdır. Türk firmalar için yatırım, destek ajansı kurulmalıdır. Özel Sektörün önü açılmalıdır. İnsanımız doğru yerde, doğru sistemle çalıştığında çok başarılara imza atacaktır."
Soru ve ikramlarla sona eren söyleşimiz haftaya yine aynı satte olacaktır. Teşriflerinizi beklerken değerli konuğumuza verdiği bilgilerdan dolayı teşekkür ediyor, tekrar aramızda görmeyi umuyoruz..
Hasan Kanpolat'ın konuk olduğu 12.04.2008 tarihli şöyleşimizin konusu ‘Kafkasya’ydı.
Sözlerine Kafkasya’nın nostaljik ve ideolojik önemi olduğu gerçeğini dile getirerek başlayan sayın Kanpolat, bu önemin Sovyetler Birliği’nin yıkımıyla arttığını söyledi.
Çeçenistan gerçeğine de değinen konuğumuz, Çeçenista’nın Ruslarla bir çatışmalarının olduğunu ve bu duruma Türkiye’nin ilgi göstermediğini, dolayısıyla da Çeçenlerin seslerini duyuramadıklarını ifade etti.
Kafkaslarda bazı ülkelerin (Ermenistan, Acerbeycan) doğalgaz ve petrol nedeniyle nasıl zenginleştiğini anlatan konuğumuz, bu ülkelerin bu özelliklerinden dolayı NATO’ya üye olmak istediklerini, fakat Rusların NATO zirvesinde bu duruma müdahale ettiğini söyledi.
Kafkasya ile sıcak ilişkilerimizin olması için hukuksal olarak geçişkenlik ve girişkenlik olmalıdır’ diyen sayın Kanpolat, bu konuda yetişkin eleman varlığımızın olmamasına böylelikle de iyi ve zengin ilişkiler kurulamadığını ifade etti. Sayın Konuğumuzu tekrar aramızda görmemiz dileğiyle.
29.03.2008 tarihli söyleşimizin konuğu, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Ortadoğu ve İran Uzmanı Arif KESKİN'di.
Sözlerine, İrandaki yönetimde üzerindeki mekanizmalarla sözün başlıyan Sayın Konuğumuz, ''İran’da Rafsancani’nin iktidara gelmesiyle İran’ın dünya ile bütünleşeceği sanılıyordu. Ama olmadı. Iran daha da gelenekçi bir politika izledi. İran'da kendine has bir devlet nizamı vardır. Cumhurbaşkanı dahil yönetim mekanizmaları bu nizamın parçasıdır. Cumhurbaşkanının başarılı olup-olmaması bu nizamla geçimli olmasına bağlıdır.Bu nizam fakihler ekseninde oluşmuştur. İran anayasasına göre Genel Kurmay başkanı bu nizamın üyesidir ve vilayeti fakih’tir ve tüm ordu, polis teşkilatı, istihbarat birimi ona bağlıdır. ….Irandaki tüm yönetim mekanizmaları vilayeti fakih’e bağlıdır. Iran’ın ülkeler ile ilişkilerinde vilayeti fakih’in görüşü önemlidir'' şeklinde konuştu.
İran'ın bugün iki büyük değişimle karşı karşıya olduğunu ifade eden Sayın Keskin,bu değişimleri şöyle özetledi: 1. İçeride demokratikleşme isteği, sekülerleşme. 2. İran’a dışardan gelebilecek tehlikelere karşı mevcut hazırlıklar.
Son olarak İran'ın nükleer çalışmalarına değinen Sayın konuğumuz, Sözlerini şu şekilde özetledi: ''Irandaki nükleler çalışmalar 1960 yıllarda Amerika desteğiyle başlamıştır. Bugün ise karşı çıkılan nokta İran’ın bu çalışmaları gizli bir biçimde yapmasıdır. Tüm bunlara rağmen, İran Amerika ile çatışmak istemiyor. Şu anda Amerika-İran ilişkilerinde gerginlikler olabilir, ancak seçimden sonra iki ülke arasındaki müzakere arayışları artacaktır.'' Sayın Arif Keskin Bey'e değerli bilgilerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
22.03.2006 tarihinde gerçekleştirdiğimiz geleneksel şöyleşimizin konuğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Balkanlar Uzmanı Sayın Erhan Türbedar ’dı. Konusu ise ‘‘Balkanlar ve Kosova’’ idi.
Sayın Türbedar’ın söyleşisinin özeti şöyle:
Türkiye Bosna-Hersek’teki savaş sonrası Balkanlarla ilgilenmeye başlamıştır. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin kötü olması nedeniyle, Türkiyenin diğer Balkan ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerekmektedir. Çünkü aynı zamanda Balkanlardan Türkiyeye göç eden insanların olmasının yanında köklü akrabalıklar da gelişmiştir.
Balkanlardan Türkiyeye göç eden insanların kurdukları dernek sayısı 500 civarındadır. Bu derneklerin yapacağı lobi faaliyetleriyle Turkiye’nin ciddi bir Balkanlar politikasının olması ve ilişkilerini gayet sıcak tutması gerekmektedir.
Bir Balkan ükesi olan Kosova sorununa Türkiye hep mesafeli durmuştur. Çünkü Kosova sorunu ile doğudaki kürt sorunu arasında sürekli bir paralellik sürekli lanse edilmiştir. Bunun yanında Türkiye Kosova sorununa hep batılı bir gözle bakmıştır.
Başlangıçta Rusya Kosova’nın bağımsızlığına hep karşı çıkmıştır. Bunun nedeni ise Kosova’nın bağımsız olması, diğer sorunlu bölgelere emsal teşkil edebileceğiydi. Çünkü bu duruma örnek olarak Gürcüstan ve Abazya vardı…Fakat Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olmuştur.
08.03.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz bu haftaki söyleişimizin konuğu Todey's Zaman Ankara Temsilcisi Kerim Balcı Beyefendiydi. " Ortadoğu Politikasını Anlamakta Kudüs'ün Merkeziyeti " konusu üzerine olan konumuz, konuklarımızca yine çok beğeni topladı. Konuğumuz Kudüs'te yaşamış biri olarak, kendi izlenimleri ve tarihi bilgisiyle, Kudüsün geçmişten bugüne resimlerinden oluşan zengin sunumuyla adeta konuklarımıza Kudüs'ü geçmişten bugüne gezdirdi. Şimdi Sayın BALCI'nın beğenilen sunumuyla söyleşimiz;
"İsrail, 1967 yılında Batı Kudüs dediğimiz bölgeyi işgal etmiş, 1982 yılında resmen ise ilhak etmiştir. Nüfüs yoğunluğuna bakıldığına ise tam tersi bir durum arz ederek, Batı Kudüs'te Arap müslümanların çokluğu, Doğu Kudüs'te ise yahudilerin fazlalığı dikkat çekmektedir. Kudüs'te ağlama duvarının hemen yanında Farslılar kapısı bulunmakta, bu kapı günümüzde birçok arbedeye neden olmaktadır. Şehrin mimari yapısı taş, yığma binalar şeklindedir. Kubbetüs Sahra içinde ise irili ufaklı 267 adet bina daha bulunmakta ve herbirinin ayrı özellikleri bulunmaktadır."
Konuğumuz, günümüzden 4000 yıl öncesi Hz. İbrahim Döneminde şehrin konumu ve Şehrin başkanı aynı zamanda tanrısı kabul edilen "Salem" ile arasındaki ilişkilerle sürdürdüğü söyleşisini, Hz. İbrahim'den 750 yıl sonra Hz. Musa ve Yahudilerin Mısır'dan çıkması ve 50 yıl kadar süren yolculuğun Filistin diyarı ile sonlanmasını dile getirerek devam ettirdi. Hz. Davut zamanında (MÖ 1000)Yahudilerin ve Kudüs'ün nasıl bir siyasi merkez haline geldiğini, sonrasında Hz. Süleyman'ın Beytül Makdis'i yani Süleyman Mabedini inşa ederek nasıl şehrin hem siyasi hemde din merkezi haline geldiğini açıkladı. Vadedilen Topraklar Haritasını ve buranın merkezindeki Kubebtüs Sahra'nın nasıl Babil Kralı Buhtunnasar'ca neden ve nasıl yıkıldığına dikkatleri çeken misafirimiz ünlü "Babil Sürgünü" ile yahudilerin Kudüs'ten çıkarılmasını, Yahudilerin mabetlerini kaybetmesini, ve Sinegogların beraberinde ruhban sınıfının oluşmasını da değindi ve sözlerini şöyle sürdürdü."1882 yılında Rusya'da zamanın Çar'ı için düzenlenen ihtilalle birlikte yahudilerin olaya karışmasıyla yahudiler Rusya'dan sürülmüşler, o zaman yahudilere büyük oranda Osmanlı sahip çıkmıştır. Yahudiler o zaman Osmanlı toprakları olan Kudüs'e yerleşmek amacıyla evlenerek, toprak alarak vb. illegal yollarla yerleşmeye başlamışlardır. Zamanın padişahı II. Abdülhamit ise o bölgeyi korumanın zorluğundan dolayı siyasi bir taktik olarak bölgeye arapları ve diğer milletlerden insanları yerleştirmiştirmekle çözüm bulmuştur. Bazı Yahudi milletleri en rahat zamanlarını Osmanlı zamanında yaşadıklarından günümüzde hala Osmanlını himayesini istemektedirler."
Konuğumuz, Hz. İsa'nın göğe yükseldiğine inanılan Yükseliş Mabedi'nin, Hz. İsa'nın Süleyman Mabedine bakarak ağladığına inanılan Gözyaşı Kilisesi'nin, Kidion Vadisi'nin, Hz. İsa dönemindeki Sülayman Mabedi'nin o zaman ki halinin, yeryüzündeki 1917 yılında yıkılan Çarlık Rusya'sının tek binası olan Mecdelli Meryem Kilisesi'nin, Fransızların Bütün Milletler Kilisesi'nin, Hz. İsa'nın hayatını geçirdiği 2000 yıllık zeytin ağaçlarının bulunduğu Getsaemane'nin, Hz. Zekeriya As.Türbesi ve Hz. Yahya'nın doğduğu, yaşadığı yerlerin,Yad Abselam'ın binasının ve yahudilerce nasıl taşlandığının (Hz. Davutun oğlu olduğuna inanılıyor), Vadi içindeki Meryem Ana'nın naaşının bulunduğu yer olan kilisenin, Altın Kapı, Arslanlı Kapı, önündeki müslüman mezalığı ve hikayesinin, Via Dolorosa resimleri, Hristiyanların Hac Yolculuğu ve Ateş Ayini fotoğraflarıyla, izleyicilerimizi bir tarih yolculuğuna çıkardı. Haçlı Seferleriyle yıkılan Kıyamet Kilisesi anahtarlarının Selahattin Eyyübi'nin teklifiyle iki müslüman aileye verildiğinin hala günümüzde bu insanlarda anahtarların bulunmasının hikayesini anlatan misafirimiz sözlerini şöyle devam ettirdi. "Kubbetüs Sahra 699 yılında yapılığı şekliyledir. Yeryüzündeki en eski islam binasıdır. Babil Sürgünü zamanında yıkılmış ama temellerinin üzerine yeniden inşa edilmiştir. Kubbetüs Sahra Cuma günü müslüman bayanlara verilir. İçindeki Hacerül Muallaka her üç semavi din için kutsal bir taştır. Bu taşın üzerine bu mabet inşa edilmiştir."
Konuğumuz, Avrupa bankacılık sistemini kuran Tapınak Şovelyelerine, Ağlama duvarındaki yahudilerin neden ağladığına, buradaki aşkenaz ve seferad yahudilerinin özelliklerine; aradaki haremlik selamlık platformu nedeniyle çıkan çatışmalara, ve büyüyen çatışmanın müslümanlara sıçramasıyla (1929 ilk arap-yahudi çatışması), Yahudilerin ahiret inancının olmamasına rağmen neden ibadet yaptıklarına, amaçlarının ne olduğundan Osmanlı Devletinin neden tekrar kurmak istemelerine, 2001 Taba Görüşmeleri" ne, görüşme sonuçlarına ve günümüzdeki son duruma kadar konuyu geniş çerçevede işledi. Konuğumuz Sayın Balcı'ya bilgi ve deneyimlerini bizimle paylaştığı için teşekkür ediyor, tekrar aramızda görmeyi diliyoruz..
29.02.2008 tarihinde gerçekleşen M. Atilla MARAŞ,Cumali ÜNALDI ve Neyzen Kenan AYDINLI Beyefendilerin konuk olarak katıldığı söyleşimiz yine çok beğeni topladı. Ziraatçi şairlerin şiirlerinden derlemeler yapan Sayın Maraş ve Ünaldı, konuklarımızın duygulu anlar geçirmelerine neden oldular. Sayın Maraş'ın Erzurum'da bir öğrenciyken annesine yazdığı meşhur "Aney" şiirini de seslendirdiği sohbetimiz diğer konuğumuz olan Neyzen Kenan Aydınlı Beyefendinin gerekleştirdiği Ney Taksimi ile sona erdi. Konuklarımızı tekrar aramızda görmemiz temennisiyle..
16.02.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz cumartesi söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman EĞRİ Beyefendiydi. “Yazılı Kaynaklara Göre Alevilik ve Bektaşilik” konusunun işlendiği söyleşimizin özeti şu şekildeydi.
Alevilik ve Bektaşilik üzerinde duran değerli konuşmacımız Aleviliğin bir tasavufi ekol olarak adlandırılabileceğini ifade ederek düşüncelerini ‘‘Kur’ân-ı Kerîm bütün tasavvufî ekollerde olduğu gibi Alevî-Bektâşî geleneğinin de temel kaynağıdır. Geleneğe şekil veren tarihî şahsiyetler, diğer üç kutsal kitapla birlikte Kur’ân’a da inanılması gerektiğini vurgulamışlardır. Hacı Bektâş Velî ve diğer Bektâşî büyükleri dört kapı kırk makâmı, âdâb ve erkânı açıklarken Kur’an âyetlerini referans göstermişlerdir’’ şeklinde ifade etti. Sözlerine ‘‘ Bektâşîlikte Hz. Peygamber’e vahy gelmesi hûsusunda herhangi bir şüpheye yer yoktur. Bektâşî büyükleri, eserlerinde Hz. Peygamber’in vahy gelen bir Peygamber olduğunu işlemişlerdir’’ beyanıyla devam Sayın hocamız, Hacı Bektaş Velî’nin Kur’an’la birlikte diğer kitaplara inanmayı da tasavvufî açıdan değerlendirdiğini ve îmanın ahlâktan soyutlanamayacağını ifade etti.
Hacı Bektaş Velî öğretilerine de konuşmasında yer veren Sayın Osman EĞRİ ,öğretilerden şu şekilde örnekler verdi: ‘‘Allah, insanlar için iki bostan yaratmıştır. Biri din bostanı, biri îman bostanı. Bu iki bostan da Allah’a aittir ve onlar hakkında şunları söylemektedir: “Ey kullarım! Sizlerdeki iki bostan da bana aittir. İnâyetimle bekledim. Çevresini Rahmetimle çevirdim. Miskinlikle gönlünüzü yumuşattım. Gönlünüze tevhîd ağacını diktim. Tevhîd ağacında da hakîkat yemişini bitirdim. Ma’rifet suyuyla suladım. Ayrık otunu ve dikenini ayırdım. Düşmanlık isteyenlerden uzak bıraktım. Günahlarınızla da orta yerde korkuluk yaptım’’.
Bektâşîlikteki îmanın yedi derecesi, 1. Îman-ı mahfûz; melâikenindir. 2. Îman-ı ma’mûr; Peygamberlerindir. 3. Îman-ı tahkîk; muhakkiklerindir. 4. Îman-ı makbûl; mü’minlerin îmanıdır. 5. Îman-ı meşkûk; müslümanlarındır. 6. Îman-ı merdûd; münâfıklarındır. 7. Îman-ı mevkûf; kâfirlerindir. Kâfirlerden son nefeste îman edenler, mü’min olarak ölürler, şeklinde sıralayan değerli hocamız, son olarak alevi-sunni kardeşliğinin bir gereklilik olduğuna değinerek sözlerini bitirdi. Sorularla konunun öneminin daha da açıklık kazandığı söyleşimiz, birlik-kardeşlik temennileriyle son buldu. Hocamızı tekrar aramızda görmek dileğiyle…
09.02.2008 tarihinde gerçekleştirdiğimiz cumartesi söyleşilerimizin konuğu Polis Akademisi Öğretim Üyesi Sayın Doç. Dr. Mustafa ÇUFALI beyefendiydi.
İnsanlık için suyun önemine değinen sayın konuşmacımız, Osmanlı anayasası olan mecelledeki mevcut suyla ilgili hususlara değinerek, büyük ırmak sularının çıktığı yere bakılmaksızın kamunun malı olduğunu ve herkesin yararlanması gerektiğini ifade etti. Ancak bitki-tarla sulamada suyun çıktığı yerin sahibine bir bedel ödenerek, diğer başka şahısların da bu sudan mutlak yararlanma haklarının bulunduğuna dikkat çeken Sayın ÇUFALI sözlerini şöyle sürdürdü: ‘‘Ama zorda kalınırsa zorluk hali geçene kadar bitki ve hayvan sahipleri bu sudan faydalanabilirler’’.
Mecelledeki sular hukukunun pratik uygulamalarından bahseden sayın konuşmacımız, III. Ahmed döneminden bir örnek vererek, günümüz batı toplumlarının da bu uygulamaları kanunlarına geçirdiği gerçeği üzerinde durdu.
Suyun tedarikli kullanımında mecellede var olan, salma sulama yerine damlatma sulama sistemi ön görüsü üzerinde duran Sayın ÇUFALI, sözü su ihtiyacı üzerine getirerek sözlerini şu anlamlarda sürdürdü: ‘‘Sudan faydalanma önceliği, insanlar-hayvanlar-bitkiler şeklindedir'’.
Dinleyenlerin sorularıyla renklenen söyleşimiz, verilen ikramlarla son buldu.
Vakfımızın geleneksel hale getirdiği 26.01.2008 tarihindeki Cumartesi Söyleşilerimizin konuğu ESAM Genel Sekreteri ve Çorum Eski Milletvekili Prof. Dr. Arif Ersoy Beyefendi ve konusu, Türkiye Ekonomisi: Dünü, Bugünü Ve Geleceği, idi.
Türkiye’nin jeopolitik önemine (Türkiye dünyanın merkezi olması, Türkiye’nin büyük tarihi müktesebata sahip oluşu, Yüzyıl önce dünyanın en büyük dört gücünden biri olması, Topraklarının birçok gelişmiş ülke toprağından daha fazla verimli hali) değinerek konuşmasına başlayan konuğumuz, buna rağmen Türkiye’nin kendi kendine yetemeyen bir ülke halinıe geldiğini ifade etti. Bundaki ana etkenin Türkiye’de sanayi devriminin gerçekleşmemiş olmasına bağlayan Sayın Ersoy, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘‘Batı’da sanayi Devrimini gerçekleştiren ülkeler dünya kaynaklarını sömüren merkantilist politikalar uyguladılar. Değişen şartlara uygun milli politikalar geliştirdiler. Fakat, Osmanlı Devleti hakim olduğu çoğrafyanın kaynaklarını verimli kullanımını sağlayacak yeni politikalar üretmedi. Değişen şartlara uygun milli politikalar üretemedi. Batıya bağımlı ekonomi politikaları uyguladı. Teknoloji üretimi yerine teknolojinin ürünlerini ithal etmeyi tercih etti.’’
Konuşmasında Türkiye’nin ekonomik sorunlarını; yoksulluk, cari açık, halkı yoksullaştıran sıcak para, yoksullaştıran faiz politikası, üretim potansiyelini artırmayan yabancı sermaye, düşük kur politikası, şeklinde sıralayan sayın konuğumuz, Türkiyenin borç batağında yüzen bir ülke olarak, iç-dış borç stoğumuzun ve kişi başına düşen milli borç mikarının yüzde yüz dolar bazında arttığını vurguladı.
Artık sona gelindiğini, Türkiye’nin bir yol ayırımında olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ersoy, ya post modern müstemleki (Tekelci-Irkçı Sermayedarlar patron ve biz de kendi ülkemizde işçi ve onlara bağımlı) bir düzen’i , yada yeniden büyük türkiye: Avrupanın ikinci büyük ekonomisi, Sanayileşmiş bir Türkiye ve Türkiye’nin önderliğindeyeni adil bir dünya’yı tercih edeceğiz, sözleriyle konuşmasını sona erdirdi.
Konuğumuzu tekrar aramızda görmek dileklerimizle…
19 Ocak 2008 söyleşimizin konuğu K. Maraş Eski Milletvekili Prof. Dr. Mustafa KAMALAK Beyefendiydi. Söyleşimizin konusu "Anayasa Yapım Süreci ve Yeni Anayasa Çalışmaları" üzerineydi.
Anayasa'ın tarifi ile kanuşmasına başlayan değerli konuğumuz, anayasanın tarifini şu şekilde belirtti: Anyasa ülkede yaşayan herkezi uymakla zorunlu olduğu kanunlardır. Anayasa kuralları herkezi bağlar''.
Anayasa yapım sürecinde tüm kesimlerin katılımlarının sağlanması için referandumu önemine değinen Sayın Kamalak, anayasa yapım çalışmalarını iki noktada topladı:
1-Anayasada derhal düzeltilmesi gereken hükümler (başörtüsü, insan hakları vs.
2-Anayasada uzun vadede düzeltilmesi gereken hükümler.
Hukukun tanımıyla konuşmasına devam eden konuğumuz, hukukun hakların zırhı olduğunu, haklarla ilgili hükümlerin gelir-geçer kurallar içerisinde yer almasından dolayı derhal yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirterek, bu düzenlemelerde ülkede mutakata varmaya gerek olmadığının altını çizdi.
Sayın Konuşmacımız sölerini şu manalarda sürdürdü: ''Devletin kutsal değil, haklar kutsaldır. Vatandaş varlğını devlete değil, devlet varlığını vatandaşa borçludur... Hukuk devletini çete organizasyonndan ayıran özelliği, kurallara sahip olması ve kamu ve vatandaşın hakkını korumasıdır''.
Sözü geçmişte yapılan anayasalara getiren değerli kouşmacımız, kanun-i Esasi'den itibaren yapılan anayasaların yanlışlıklar ve eksiklikler ile günümüze kadar geldiği, yapım süreçlerinde halk tarafından mutabakata varılmadan yapıldıkları belirterek, yapılan 1982 anayasasında günümüze kadar 83 maddenin getiştirildiğini ve 'yamalı bohça' haline geldiğini vurguladı ve 'bu anayasanın değişmesi konusunda hemen hemen herkesin hem fikir olduğu ifade etti.
Değerli konuğumuzu tekrar aramızda görmek dileğiyle...
12 Ocak 2008 tarihinde Vakıf Genel Merkezinde Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Sami SELÇUK Beyefendinin konuk olduğu söyleşimizin konusu "Demokrasi ve Özgürlükler"di. Söyleşimizin özeti;
Türkiye'de rejim, hukuk kavramları tam oturmadığı için olur olmaz olaylarda kıvılcımlar çıktığını ifade eden konuğumuz, sözü insan haklarına ve düşünce özgürlüğüne getirerek 2005 yılında Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'ne düşünce ihlallerinden verilen 50 adet davanın 39'unun Türkiye'ye ait olduğunu söyledi. Türkiye'de demokrasi ve kendini ifade eden demokrat insan açığının olduğuna değinen Sayın Selçuk, buna rağmen hoşgörülü insan fazlalığı olduğunu, hoşgörü sayesinde karşımızdaki insanlara katlanma unsurunun oluşmasıyla iş yapamaz hale geldiğimizi ifade etti. Sayın Selçuk sözlerini şu anlamlarda sürdürdü: "Düşünce özgürlüğü sosyal, moda, giyim vs. her alanda olmalı, sadece fikrini ifade etme şeklinde olmamalıdır. Ama Türkiye'de bu şekilde...Biz tartışmadan kaçan ve tartışmayı başaramayan bir toplumuz. Bizde tartışma ortamları önce sövüşmeye ardından da dövüşmeye dönüşüyor. Bizde yapılan tartışmalar kaba ve mizahtan yoksundur. Batı'da yapılan tartışmalarda bir mizah ruhu var. Bu ruh yapılan tartışmalarda tarafın haksız dahi olsa haklılığını ortaya koyuyor."
Türk insanının "bilmiyorum" demekten utandığını, "sen bilmiyorsun" ithamına da kızdığını ifade ederek; Türkiye'de bilime önem verilmediğini, bilimin dışında olanların bilime danıştığını, bilimin içinde olanların ise bilime önem vermediğini dile getiren Sayın Selçuk, ülke menfaatinin ve geleceğinin bilimde yattığını belirtti. Sözü anayasa üzerine getiren konuğumuz, sözlerini şu manada sürdürürdü: "Yasalar yapılırken yasanın dilini iyi kullanmak gerekir. Yasalar, kesin anlaşılabilir ve yalın dilde olmalıdır...Anayasa yapılırken öncelikle metod sorununu çözmeliyiz. Çünkü yapılacak anayasa asırlarca hükümlülüğünü sürdürecektir."
Dünya'daki örnek yasalara değinen konuğumuz, İspanya ve İsviçre ceza yasalarına değinerek, bu yasaların uzun yıllar toplumda, sivil toplum kuruluşlarında vs. tartışılarak oluşturulduğunu, neticede dünyaca örnek alınabilecek yasaların yapıldığını ifade etti. Türkiye'de ise yeni ceza yasasının 57 oturumda yapıldığını ve bunun yapanlar tarafından övünç kaynağı olarak karşılandığını, aslında bu durumun övünülecek değil dövünülecek bir vakıa olduğunu söyleyen konuşmacımız sözlerini toparlayarak konuşmasını sonlardırdı.
Sayın Selçuk'u tekrar aramızda görmek temennisiyle...
1- 9-12 Mayıs-2005 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Katı Atık Düzenli Depolama Sistemleri Eğitimine” katıldık
2- 26-28 Eylül 2005 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen II.Özürlüler Şurasına çağrılı Sivil Toplum Örgütü olarak katıldık.
3- 29-30 Eylül 2005 tarihleri arasında Türk Kooperatif Kurumunun düzenlediği “XVIII. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik Kongresi- kooperatifçiliğin Sorunları, Çözümleri ve Fırsatlar” kongresine çağrılı Sivil Toplum Kuruluşu olarak katıldık.
4- Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca 17 Ekim 2005 tarihinde TBMM eski senato salonunda düzenlenen FAO Türkiye temsilcisi Abdellatif TABET’inde katıldığı “Dünya Gıda Günü” Etkinliklerine katıldık.
5- 20-21 Ekim 2005 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi-İSTAÇ Genel Müdürlüğünce Ankara’da düzenlenen “ Atık Yönetiminde Yeni Teknolojiler Eğitimi’ne” katıldık.
6- 28-29 Kasım 2005 tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesi tarafından İstanbul’da düzenlenen “ Beklenen Marmara Depremi ve Çevre Kirliliği” Seminerine katıldık.
7- 23 Şubat 2006 tarihinde AB Katılım Sürecinde Türkiye’de Çevre STK’ların Rolü ve AB-STK Diyaloğu konulu konferansa katıldık.
Konferansa Çevre alanında çalışan STK’lar ile bölgesel STK platformları ve federasyonları davet edilmiştir.
Konferansın Amaçları: Avrupa Komisyonu Çevre Genel Müdürlüğü Genişleme Genel Müdürlüğü ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu yetkililerini ve Sivil Toplum Kuruluşları temsilcilerini ortak bir platformda buluşturan bu konferansta
· STK temsilcileri ve Komisyon yetkileri arasında birebir diyalog kurarak AB Çevre Politikalarının gelişimi çerçevesinde daha interaktif bir iletişim ile bilgi ve fikir alışverişinin kolaylaştırılması;
· Katılım sürecindeki ülkelerde STK’ların müzakere sürecine aktif ve etkin katılımlar için varolan yönetimler ve araçların tanıtılması, yeni yaklaşımların geliştirilebilmesi için bir tartışma platformu oluşturulması amaçlanmıştır.
Konferansa;
· Dr. Sibel ERALP : REL Türkiye (Bölgesel Çevre Ajansı) Direktörü
· Michael VÖGELE : Birinci sekreter C Bölümü Başkanı, Mali İşbirliği Kurum Oluşturma Sivil Toplum Avrupa komisyonu Türkiye Delegasyonu.
· Alessandra VIEZZER : Avrupa Komisyonu Genişleme Genel Müdürlüğü, Çevre Bölümü Sorumlusu.
· Deniz GÜMÜŞEL : REC- Türkiye Kapasite Geliştirme Programı Yöneticisi
· Dagmar KALJANKOVA: Avrupa Komisyonu Çevre Genel Müdürlüğü, E3 Bölümü “Genişleme ve Komşu Ülkeler” Türkiye STK’lar REC ve Avrupa Çevre Ajansı Sorumlusu.
Konferansa Türkiye’nin her yerinden 76 Sivil Toplum Kuruluşu katılmış ve çok faydalı bilgi ve görüş alışverişinde bulunulmuştur.
8- 24 Mart 2006 tarihinde Buğday Derneğinin Hollanda Tarım Bakanlığı BBI-HATRA Programı tarafından desteklenen “Türkiye’nin Ulusal Doğa Dostu Tarım Politkalarının Oluşturulmasının Desteklenmesi Projesi’nin” Birleşmiş Milletler salonunda yapılan toplantısına katıldık.
9- Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile Kuş Derneğinin müştereken düzenlediği REC (Bölgesel Çevre Ajansı) Kuş Göç Eğitimi Projesine katıldık.
|